MÜHÜR

Şehir kan kusuyordu.

Rae sarayın üçüncü katında sivri bir cumbanın üstünde duruyor, üzerlerine çöken illetin yadigârına, vebanın doğurduğu çarpık bir ceset yığınına bakıyordu. Alevlerin, halkını ve ailesini dünyadan usulca silişini, geleceğini kor edişini izliyordu.

Ve Rae uyandı; yaşanmamış bir anıdan, gecelerine musallat olan bir kâbustan; halkının içene düştüğü cehennemden, asla evlenmediği bir kadının ölümüne duyduğu acıdan ve asla doğmamış olan çocuğunun alevlerin kömürleştirdiği bedenine bakmanın verdiği kahırdan araladı gözlerini. Bakışlarını tavana dikti, yutkundu ve küfretti. Olmayan karısının adını bir tanrının ismini zikredercesine dilinden düşürmedi. Ölmüş çocuğunun kendine benzeyen yüzü, yanık bedeni ve üzerinden gökyüzüne yükselen duman gözünün önünden saatlerce gitmedi. Ve Rae o gece bir kez daha ölmek istedi.

***

Rae gün doğumunda kendini saraydan dışarıya attı. Peşine takılan yaver, arkasından bir şeyler söylüyordu. Rae duymadı, umursamadı. ‘’Atım,’’ dedi.

Oğlan koşuşturarak kayboldu. Rae Ata’nın büstünün mermerine oturdu, gözlerini çimenlere dikti ve kâbuslarının ne zaman başladığını anımsamaya çalıştı; babasının ölümünden sonra mıydı? Annesi gittikten sonra? Bilmiyordu, bilse de fark etmezdi. Ana’ya bile yalvarmıyordu artık. Bir keresinde Başimam ‘Tövbe et,’ demişti. ‘Kâbusun, bir günahın bedeli olmalı.’

Olmayan günahları için tövbe etmişti Rae. Günahsız değildi lâkin Ana’yı gücendirecek kadar büyük bir günahı yoktu. Hiçbir zaman sınırları aşmamıştı; annesine el kaldırmamış, oğlanlarla yatmamış, bir bebeğin canına kıymamıştı. Şirk koşmamış, mescit yakmamış ve Kitab’ın ötesinde bir arayışa girmemişti. Yine de umursamamıştı Rae. Yüzlerce gece dizleri yerde tövbe etmişti, gözlerinde yaş kalmayana dek ağlamış, sol ayağının serçe parmağını Ana’ya kurban vermişti. Buna rağmen kâbuslar artmış, azalmamıştı.

Ve Rae bugün sınırı aşacaktı.

Yaver elinde bir değil iki atın yularıyla döndü. ‘’Sizinle geleceğim,’’ dedi. ‘’Her nereye gidiyorsanız… Kovsanız da takip ederim.’’

Rae çocuğun sesine musallat olan kaygıyı işitebiliyordu. ‘’Halkım beni seviyor,’’ dedi. ‘’Endişelenmene gerek yok.’’

‘’Seviyorlar,’’ dedi Jeef. ‘’Ama sizden korkmuyorlar.’’ On dördündeydi yaver, Rae’nin kuzeniydi. Babasının kahverengi saçlarına ve annesinin kara gözlerine sahipti. Aralarında pek yaş farkı olmamasına rağmen ufak bir çocuktan başka bir şey değildi Rae’nin gözünde. Başını öne eğip, ‘’Kusura bakmayın,’’ diye ekledi Jeef.

Ağlayan Kral, diye düşündü. Bu lakap kâbuslarının eseriydi. Hâlbuki Rae Başimamdan başka kimseye bundan bahsetmemişti. Bilen tek kişi oydu; gördüklerini, geleceğini; o da çoktan ölmüştü. Ama insanlar duyuyordu. Muhafızlar. Kapılar sesleri engellemiyordu. Onların da konuşmaktan başka yapacak pek bir şeyleri yoktu. Beni seviyorlar, belki bana acıyorlar ama benden korkmuyorlar. Çocuk doğruyu söylüyordu. ‘’Sır tutabilir misin?’’ dedi, sağ elini Jeef’in omuzuna koyarak.

‘’Tabii,’’ dedi yaver. ‘’Tutabilirim, yani tutarım.’’

‘’Peki,’’ dedi Rae. ‘‘Yoksa seni öldürmek zorunda kalırım. Atları bırak ve benimle gel.’’ Rae kuzenine sırtını döndü ve yürüdü. Peşinden birkaç nabız geride başlayan ayak sesleri az da olsa bir tereddüdün göstergesiydi.

Dakikalar sonra Rae saray berberinin sandalyesine çöktü. Saçını ve yüzündeki her kılı siyaha boyattı. Perçemlerini kısalttı, sol kaşına sahte bir kesik iliştirtti. Sonra üzerine bulabildiği en sıradan giysileri geçirip sırtına başlıklı kara bir pelerin attı. Aynı pelerinden yavere de verdi ve yola koyuldular.

At sırtında, yüzleri birer başlığın gölgesinde kasabaları geçtiler. Onlara bir bakan bir daha bakmadı, Rae konuşmadı, yaver soru sormadı. Köyleri geçtiler ve neden sonra bir dağ yamacına vardılar. Rae başını kaldırıp tepedeki mabede bir göz attı; ahşaptandı, etrafında bir tane ağaç yoktu, kayalıkların arasına inşa edilmişti ve bilmeyen birinin tavla zannedebileceği kadar bakımsız duruyordu; üzerindeki yegâne süs kan kızılı boyasıydı. Başını çevirip yavere baktı ve oğlanın yüzündeki endişeyi gördü, endişenin altındaki korkuyu, korkunun altındaki öfkeyi.

‘’Efendim,’’ dedi yaver, boğazını sıkan bir el varmış gibi. ‘’Bunu yapmamalısınız.’’

Rae konuşmadı, atı mabede doğru sürdü, yaver de takip etti. Mabedin önünde iki mürit dikiliyordu, Kovulmuşlar’ın koyu kızılına bürünmüştü ikisi de. Boyunlarında muska niyetine taşıdıkları kızıla boyanmış kafatasları ikizdi; iki iri sıçana aittiler. Müritlerden biri kadındı, zayıftı, yanakları çöküktü, gözlerinin etrafı uykusuzluk emareleriyle doluydu. Adamsa nispeten uzundu, kazınmış saçı ve sakalsız yüzüyle, uzun burnu ve çıkık gırtlağıyla doğal bir otoriteye sahipti. Başlarını azıcık bile kaldırıp onlara bakmadı ikisi de.

Rae atından indi. Selam mahiyetinde, daha çok dikkat çekme gayesiyle kaldırdı elini. ‘’Şeyhiniz müsaitseler biz iki misafiriz,’’ dedi.

Adam kıpırdamadı. Kadın başını kaldırıp Rae’ye gelişigüzel bir bakış attı. ‘’Bekle,’’ dedi zor duyulan bir sesle, sonra döndü ve parmaklarının eklemleriyle ahşap kapıya vurdu. Dünyanın her türlü süsünden uzak bu kapının bir tokmağı bile yoktu. Kapı aralandı ve kadın içeriye girip gözden kayboldu. Ardından tok bir sesle kapandı kapı.

Mürit, altındaki dağ kadar kıpırtısız duruyor, yaver atından inmiş, gözleriyle mabedi tarıyordu. Pelerininin başlığını açtı ve düşürdüğü bir şeyi ararcasına yere baktı oğlan, sonra Rae’nin iyice yanına sokuldu, ‘’Annem Kovulmuşlar’dan çok korkardı,’’ diye fısıldadı. ‘’İnsan olmadıklarını söylerdi.’’

Rae kapıda duran müride baktı. Belki asabiyetten belki de yorgunluktan kaynaklanan ürkütücü bir hali yok değildi. Ama neticede insandan başka bir şey değil. Annesi kovulmuşlardan bahsederken sesi huşuyla dolardı. Ama babam… ‘’Benim babam da insanlıklarını geride bıraktıklarını söylerdi,’’ dedi, Jeef’e dönerek.

Yaverin yüzünde bir şaşkınlık belirir gibi oldu, belki de Rae’den tasdikleyen bir cümle beklemiyordu. Eli belindeki kamaya meyletti, sonra vazgeçti. Gitmek istermiş gibi geldikleri yola baktı, yutkundu ve ‘’Efendim,’’ dedi en sonunda, bir yalvarış tınısıyla. ‘’Emin misiniz?’’

Oğlan şüphe duymakta haklıydı ama onun yaşadıklarını hayal bile edemezdi. Rae yorulmuştu artık. Neyin doğru olduğunu düşünmekten, belini büken yaşanmamış anılardan ve Ağlayan Kral olmaktan. ‘’Beni burada bekle,’’ dedi bakışlarını kaçırarak. ‘’Dönmezsem gidersin.’’

Oğlan karşı çıkacak gibi oldu bir an, sonra duraksadı. ‘’Beklerim,’’ dedi.

Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından ahşap kapı tekrar açıldı, içeriye giren mürit eşikte durup ‘’Gel,’’ dedi. ‘’Sadece sen. Çocuk dışarda kalsın.’’

Rae yürüdü, mabede girerken eli ahşap kapının kuru dokusunu hissetti; boyanın kapatamadığı kıymıkları, kalitesiz işçiliği; tıpkı üstünkörü örtülmüş bir kabir gibi. Mabede adımını atar atmaz ise içeride bir dizi kırmızıyla daha karşılaştı. Duvarlar kırmızı, tavan kırmızı, taban tahtaları kırmızı ve mabedin ortasına serilmiş ufak kilim bile; içerideki her şey kanla yıkanmış gibi duruyordu ve bu bir şekilde farklıydı, rahatlatıcıydı.

Mürit mabetteki yegâne eşyayı, kırmızı kilimi işaret ederek, ‘’Ayakkabılarını çıkar ve bağdaş kur,’’ dedi. ‘’Şeyhimiz gelecekler.’’

Birinden emir almayalı ne kadar olmuştu? Rae söyleneni yaptı. Kilime kadar yürüyüp ayakkabılarını çıkardı ve usulca bağdaş kurdu. Yapmak üzere olduğu şeyi aklında defalarca kez tartmıştı; ama bu şuan bile şüphe duymasını engellemiyordu. Bir insanın Kovulmuşlar’dan medet umması kabul edilemezdi, kâfirlikti; hele bir de kralsa hiç. Halk onlardan biriyle yüz yüze baktığını bile duyacak olsa isyanlar çıkardı. Yapması gereken en doğru şeyse taht üzerindeki hakkından feragat edip bir daha arkasına bakmamak olurdu. Tüm bunları göze almıştı Rae. Bir gece daha o kâbuslara katlanacak gücü görmüyordu kendinde. Zorunda kalmadıkça saraydan dışarıya bile adımını atmamıştı senelerdir. O kadını, gelecekteki karısını karşısında görür diye ödü kopuyordu. Karşısında görür de sesini duyarsa diye. Karşısında görür de gözlerine bakarsa diye.

Başka bir kadınla evlenmeyi düşünmüştü. Kendine tüm kâbusların bir yalandan ibaret olduğunu söylemiş, eğer herhangi biriyle evlenecek olursa son bulacağına inanmıştı. Ama yapamamıştı. Onu tanıyorken, çocuğunu görmüş, kokusunu içine çekmişken başka biriyle nasıl evlenirdi? Ölümü aklına koyduğu, bir arzudan gerçekliğe dönüştürmeyi düşündüğü zamanlarda onu engelleyen şey de buydu; içten içe kaçtığı kadını, karısını bulma arzusuydu: Onu görmeyi, ona dokunmayı, kendine benzeyen o oğlanı kucağına almayı, onlara hayattayken bir kez bakabilmeyi… Ama ölümlerine kâbuslarda bile katlanamıyorken gerçek olsa ne yapardı?

Gerilerde bir kapı açıldı ve kızıllar içindeki genç bir kadın kilime kadar yürüdü. Boynunda dışarıdaki müritlerin taşıdığı kafataslarının üçüzü asılıydı. Kızıl saçları cübbesine karışıyor, omuzlarının arkasında kayboluyordu. Teni beyazdı, yeşil gözleri giysileriyle tezattı ve duygu yoksunu bakışları güzelliğini gölgeliyordu. Dışardaki müritlerden tek farkı sol kulağında sallanan iç içe geçmiş iki halkadan ibaret bir küpeydi. Ayaklarındaki terlikleri çıkarıp Rae’nin karşısına bağdaş kurdu.

Rae kadına baktı, kadın da ona. Gözler birbirine kenetlendi ve ilk konuşan Şeyh oldu: ‘’Ağlayan Kral,’’ dedi, başını azıcık eğerek. ‘’Hoş geldiniz.’’

Rae yutkundu, gözleri kırmızı kilime kaydı. ‘’Neden geldiğimi de biliyor musunuz?’’ diye sordu.

‘’Sadece bana gösterildiği kadar,’’ dedi kadın. ‘’Bir derdiniz var; size lâkabınızı veren şey.’’

‘’Evet,’’ dedi Rae, sesi çıkmasını istediğinden daha alçak. ‘’Gerçek olduğunu hissedebildiğim kâbuslar görüyorum.’’

Kadın ellerini kulaklarına kadar kaldırdı ve Rae’ye bakarak saçlarını örten hayali bir başlığı çıkarır gibi yaptı. Rae imayı anlayıp kendi başlığını geriye attı. ‘’Rüya değil kâbus dediniz,’’ dedi kadın, ‘’gördüklerinizin hepsi kötü müydü?’’

‘’Güzel olan kısımlar, içinde olmayı istediğim anlar da var,’’ dedi Rae. ‘’Ama en sık gördüğüm, tekrar ve tekrar yaşamak zorunda kaldığım tek bir tanesi… onları zehir ediyor. Hatta o güzel düşler en büyük kâbusumu daha da acı kılıyor.’’

‘’Anlıyorum,’’ dedi Şeyh, ‘’ama yeterli değil, görmem gerek. Bana sağ elinizi verir misiniz?’’

Rae tereddüt etti. Neden, diye soracaktı; sormadı, uzattı elini. Kadın uzatılan eli tuttu, usulca ters çevirdi ve avuç içine parmağıyla görünmez bir daire çizdi. Eğildi, çizdiği dairenin merkezine kuru bir öpücük kondurdu. Sonra başını kaldırıp Rae’nin gözlerine baktı.

Rae yeşil gözlerde kendini gördü. Görüntü bir bahar günü kadar parlaktı, bir an sonra dağıldı, karararak bulanıklaştı, soldu ve çürüdü. Başı döndü, gözleri karanlığa gömüldü ve Rae bilincinin son zerrelerinde başının kilime düştüğünü ayrımsadı.

***

Şehir kan kusuyordu.

Rae peşinde iki muhafızla sarayın dış kapısından çıktı.

‘’Aptal çocuk,’’ diye haykırdı arkasından general. ‘’Ne yaptığını sanıyorsun? Geberip gideceksin.’’

‘’Halkım ölüyor,’’ dedi Rae. ‘’Bir şeyler yapmazsam Küllerin Kralı olacağım.’’ Bunu söyleyip söylemediğinden bile emin değildi. Bilmiyordu, başı dönüyor, gözleri kayıyordu. Sokak taşları bile ayaklarının altında kımıldıyordu sanki. Dengesini koruyabilmek adında yanındaki Ruafel’e yaslandı. Muhafızın yüzünde dehşetli bir eda vardı; dudakları hafifçe aralık duruyor, bir şey söylemek istermiş gibi ona bakıyordu. Ellerini uzatıp Rae’nin yakasını kavradı ve onu dikleştirdi. Kendi kendine ayakta durabildiğinden emin olunca da kemerindeki kılıca uzandı, kınından söktü ve usulca Rae’nin ayakucuna bıraktı. ‘’Üzgünüm,’’ diye fısıldadı, ‘’benden bu kadar. Annemin yanına gitmeliyim… çoktan gitmeliydim.’’ Arkasını döndü ve koşuşturarak uzaklaştı.

Rae nefes aldı, diğer muhafıza döndü. Onun yüzündeki ifade de Ruafel’inkine benzerdi. Ama o konuşmadı, yüzünden ayan beyan dökülen kelimeler diline varmadı.

‘’Git,’’ dedi Rae. ‘’Beni bir hastalıktan koruyamazsın Calel.’’

Calel etrafına bakındı, sonra hoşnutsuz ama boyun eğen bir ifadeyle başını oynattı. Bu bir onay olabilirdi yahut bir selam, belki de bir veda.

Adam uzaklaştı. Rae kendini yürümeye zorladı. Sokaklar vebanın tükürdüğü bedenlerin ufunetiyle ağırdı. Ufunetin altındaki bin bir pisliğin senteziyle ağırdı: Dışkı, idrar, küf, yağ, ilaç, kireç… Ama tüm bu kokuları bastıran, onların iğrençliğini, dayanılmazlığını gölgede bırakan tek bir tanesi vardı ve o koku Rae’yi deliliğe sürüklüyordu. Öyle ki o koku zihnini bulandırıyor, midesini büküyor, genzini yakıyordu. Öyle ki o koku Rae’yi kahkahalara boğuyordu.

Rae başını gökyüzüne dikti, gözleri şehrin dört bir yanından ağan kara dumanlarda asılı kaldı ve ‘’Et,’’ diye fısıldadı.

Şehir pişmiş et kokuyordu. İnsan eti. Çocuk eti.

Kahkahalarla gülerken gözlerinden yaşlar süzüldü. Koku beynini sarıyor, bilincini boğuyor ve Rae bedeninin ağırlığı altında eziliyordu. Bacakları boşaldı ve dizleri sokak taşlarına çarptı; midesinde bir şeyler kımıldadı ve gri taşlar kusmuğuyla boyandı. Bir an sonraysa suratı kendi kusmuğuna daldı.

Uyandı, beyaz bir yatakta, sıcak bir odada. Alelade bir yatak değildi bu, işlemelerinde kartallar süzülüyordu, tutacaklarında yılanlar geziniyordu. Kendi yatağındaydı Rae. Nasıl geldiğini umursamadı, döndü ve yanında karısını aradı. Yoktu. Yok?

Göğsü kesif bir garezle daraldı. Yumruğunu sıktı, doğruldu ve kapıya kadar sendeleyerek yürüdü. Zembereği kaldırıp açtığında karşısında amcasını buldu. Adamın yakasına yapıştı, ‘’Karım nerede?’’ diye tısladı.

‘’Bir cesetle uyuyamazsın,’’ dedi general. Kralını geriye itti ve kendini kıskaçtan kurtardı. ‘’Onu aşağıya taşıttım,’’ dedi. ‘’Oğlunun yanına.’’

Rae burnundan soludu. ‘’Emrime karşı geldin,’’ dedi. ‘’Sen… Sen beni yok saydın!’’

‘’Aklını yitiriyorsun çocuk,’’ dedi general. ‘’Gerçeğin altında eziliyorsun. Beni dinle-‘’

‘’Kes sesini!’’ diye çemkirdi Rae. ‘’Kim olduğumu unuttun mu? Ben kralınım. Amirinim!’’ Bakışlarını amcasının gerisinde duran iki muhafıza çevirdi ve ‘’Yakalayın!’’ diye haykırdı. ‘’Ne bakıyorsunuz, tutuklayın şunu.’’

Muhafızlar kımıldamadı. General başını iki yana salladı, ‘’Sabrımı zorluyorsun çocuk,’’ dedi. ‘’Babanın hatırını tüketiyorsun.’’ Eli ileriye atıldı ve Rae’nin yakasını kavradı. Kralı sürüklercesine odaya geri katıp balkona çıkardı. Sonra parmağını kaldırıp Ata’nın büstünün karşısındaki yığınını gösterdi, ‘’Bak,’’ dedi. ‘’Bak ve kabullen artık.’’

Rae baktı; akrabalarının, askerlerinin ve dostlarının oluşturduğu yığına; ölü bedenlerle örülmüş bir piramide. Bir düzine adam yığına her dakika yenilerini ekliyor, bir tanesi de cesetleri gazyağıyla suluyordu. Rae’nin gözleri piramidin tepesine kaydığında cesetlerin arasında karısını ve çocuğunu da gördü. Hastalığın kararttığı bedenler ölümün gerçekliği karşısında katılaşmıştı, gözleri gülmüyordu.

Rae, yanaklarına ılık sular dökülürken ‘’Hayır,’’ diye fısıldadı. Amcasına baktı ‘’Ne olur,’’ dedi yakarırcasına. ‘’Ne olur bunu yapma.’’

Amcası bakışlarına karşılık verdi. Bir müddet süzdü onu. Sonra başını yığına çevirdi ve ‘’Yakın,’’ diye buyurdu.

Cesetlerin üzerine birkaç meşale fırlatıldı. Bedenler alev alırken Rae düşmemek için duvardan destek aldı. İzledi onları; yanışlarını, tutuşan saçlarını ve bedenlerinden yükselen dumanı. Elleri saçlarına gitti, tırnakları derisini yüzdü, var gücüyle sıktığı dişleri çatırdadı.

Ve Rae pişen eti soludu.

Ve Rae deliliği, histeriyle boğulmuş bir dizi kahkahayı tükürdü.

Omuzuna bir el dokundu. Başını çevirdiğinde islenmiş gözleri, amcasının durması gereken yerde kırmızılar içindeki bir kadını seçti. ‘’Bu kadarı yeterli,’’ dedi kadın. ‘’Uyanın.’’

***

Rae yavaşça açtı gözlerini. Başındaki kadın onu kollarından destekleyerek doğrulttu ve ‘’Üzgünüm,’’ dedi, ‘’görmem gerekiyordu.’’

‘’Gördün,’’ dedi Rae küfredercesine. Gözlerini kol yeniyle temizledi ve duraksadı,  kadına baktı. ‘’Beni bundan kurtarmaya gücün yeter mi?’’

‘’Güç,’’ dedi kadın, kelimenin anlamını bilmiyormuş gibi. ‘’İsminizi sizden alabiliriz,’’ dedi sonra. ‘’Tabii eğer isterseniz. Artık Ağlayan Kral olmazsınız. Yapabileceğimiz tek şey bu. Yazılmış olanı silememeyiz.’’

Bu da ne demekti? Rae anlamıyordu. ‘’Açık konuşur musun?’’ dedi, usanmışlığı sesinden uzak tutmaya çalışarak.

‘’Unutmak Tanrı’mızın bize bahşettiği en güzel mükâfattır,’’ dedi kadın. Dudakları hafifçe kıvrıldı; gülümsüyor muydu? ‘’Evet,’’ diye ekledi. ‘’Kâbuslarınızla ilgili olan her şeyi unutmak ister miydiniz? Buraya geldiğinizi bile.’’

‘’Yine de günün birinde bunları yaşayacağım,’’ dedi Rae. ‘’Öyle değil mi?’’

‘’Günün birinde yaşayacaksınız,’’ dedi kadın. ‘’Her gün yaşamayacaksınız.’’

Rae çığlık atmak istedi. Etrafında herhangi bir şey olsa alır duvarlara fırlatırdı, ama hiçbir şey yoktu. Yumruğunu sıktı, kabul etmeliydi, başka ne seçeneği vardı ki? Kâbusların son bulması hep istediği şey değil miydi? Başını kaldırdı, ‘’Karşılığında?’’ diye sordu.

‘’Aramızda bir anlaşma yapılacak,’’ dedi şeyh, ezberden okuyor gibi. ‘’Anlaşma kanınızdan biriyle mühürlenecek, böylece her iki taraf da sınırlarını bilecek.’’

Rae kaşlarını çattı, karşı çıkacaktı. Kadın bir elini kaldırarak onu durdurdu ve konuşmaya devam etti: ‘’Anlaşmanın bize düşen taraflarından biri de kanınızdan olana asla zarar vermeyecek olmamız.’’

Kanımdan biri, diye düşündü Rae. ‘’Benim çocuğum yok,’’ dedi. Henüz yok.

‘’Beni yanlış anladınız,’’ dedi Şeyh. ‘’Dışarıdaki çocuk, o da sizin kanınızdan, hissedebiliyorum. Anlaşma için uygun.’’

Ona zarar vermeyeceklerdi. Öyle söylemişti. Rae anlamıyordu. ‘’Lütfen,’’ dedi, ‘’başım ağrıyor. Ona ne yapacaksınız? Anlaşmanın mührü kuzenim. Sen beni kâbuslarımdan kurtaracaksın ve ben… Ben ne yapacağım?’’

‘’Tanrımıza hizmet edeceksiniz,’’ dedi kadın. ‘’İkiniz de. Çocuk müritlerimizden biri olacak. Yanlış anlamayın onu zorlamayacağız. Kimseyi zorlamayız. Bunu kendisi isteyecek. Herkes ister. Hatta siz bile. Gerçeklerin gösterilmesi kâfidir.’’

Rae derin bir nefesle ciğerlerini doldurdu. ‘’Peki ben?’’

‘’Siz Tanrı’mız adına ülke genelinde her şehre ikişer mabet inşa ettireceksiniz. Bu, o kadar zor olmamalı.’’

‘’Elbette zor,’’ diye atıldı Rae. ‘’Siz halkın gözünde neredeyse iblissiniz.’’

‘’Ama değiliz,’’ dedi Şeyh. ‘’Olmadığımızı biliyorsunuz. Bizi şu ana kadar sizlere karşı ayakta tutan şey korkuydu. Artık bunun değişmesini istiyoruz. Tanrı’mız merhametlidir, merhameti buyurur.’’

‘’İnsanlar Ana’dan başka Tanrı’yı kabul etmezler,’’ dedi Rae hızla. ‘’Bunu kabul edersem saltanatım sona erer.’’

‘’Orası bize kalmış,’’ dedi Şeyh. ‘’Ana’nın bir Tanrı değil peygamber olduğunu onlara hatırlatacağız. Elbet gerçeği göreceklerdir. Saltanatınızı düşünmekse size kalmış.’’

Rae’nin başı çatlayacak gibiydi. Beyni mantıksız, diye çığlık atıyordu. Kabul edemezdi. Kabul etmek zorundaydı. Hayır. Kabul ederse hayatı mahvolurdu. Hayatım daha ne kadar mahvolabilir ki? Kadına baktı, ‘’Ağlayan Kral,’’ dedi usulca. ‘’Ben unutsam bile insanlar hatırlayacaklar.’’

Kadının yüzünde anlık bir öfke belirir gibi oldu. ‘’Anlaşmanın bize düşen kısmını kurcalıyorsunuz,’’ dedi. ‘’İsminizi sizden alabileceğimizi söyledim. Unutacaksınız, herkes unutacak, biz hariç. Ama anlaşmamız aklınızın bir köşesinde duracak. İyiliğimizi hatırlayacaksınız, ne olduğunu değil ama iyilik ettiğimizi. Anlaşmaya uyacaksınız.’’ Ellerini önünde birleştirdi. ‘’Tabii kabul ederseniz.’’

Başka ne seçeneği vardı ki? Genç kadına baktı, kalbi hızlanmıştı, terden sırılsıklam olmuştu. Başka ne seçeneğim var ki?  Başıyla usulca onayladı. ‘’Kabul ediyorum,’’ dedi.

Kadın sağ elini yavaşça kaldırdı. Rae’nin gerisinde mabedin taban tahtaları gıcırdadı. Baktığında başka bir müridi gördü: Yaşlıca bir adamdı, ellilerinin sonundaydı belki. Adam adım adım yaklaşırken Rae, sağ elindeki küçük bir bıçağı ve sol elindeki katlı parşömeni gördü. Yaşlı adam kilimin yanında durup ikisini de Rae’ye uzattı.

‘’Başparmağınıza küçük bir kesik açın ve kanınızı kâğıda basın,’’ dedi Şeyh.

Rae söyleneni yaptı. Kanı, iki satır yazının altına başparmağının kızıl bir kopyasını bıraktı. Parmağını çektiğinde kanın fazlası gerisinde ince bir çizgi bırakarak parşömenin altına doğru süzülüyordu; tıpkı kanlı bir gözyaşı gibi.

‘’Artık gidebilirsiniz,’’ dedi Şeyh, yaşlı adam Rae’den aldığı parşömenle uzaklaşırken. ‘’Çocuk burada kalacak. Yarın gün doğumunda huzurlu uyanacaksınız.’’

Rae kalktı, pelerininin başlığını taktı, ayakkabılarını giydi. Çıkışa yönelmeden evvelse duraksadı, yavaşça dönüp Şeyh’e baktı. ‘’Son bir şey daha,’’ dedi, neredeyse fısıldayarak.

‘’Dinliyorum.’’

‘’Kâbuslarımın sebebi neydi? Gördüklerimin gerçek olduğunu, gerçek olacağını zaten söyledin. Ama tüm bu görüler doğal değil, bir sebebi olmalı. Gecelerimi zehir eden şey neydi? Beni Ağlayan Kral yapan şey?’’

Kadın gülümsedi. Gerçek bir gülümsemeydi; yüzünde beliren, Rae’nin doğal olduğunu düşündüğü tek duygu. ‘’Size gerçeği söyleyebilirim,’’ dedi. ‘’Ama bu hoşunuza gitmez.’’

‘’Yarın onu da unutmuş olacağım öyle değil mi?’’ dedi Rae. ‘’Her neyse onunla bir gün yaşayabilirim.’’

Kadın başıyla onayladı, sonra gözleri sağına yöneldi, bir müddet aklındakileri toparlamaya çalışır gibi kırmızı taban tahtalarına baktı. Sonra tekrar Rae’ye dönüp, ‘’Siz başka bir anlaşmanın mührüydünüz,’’ dedi. ‘’Tıpkı kuzeniniz gibi.’’

Mühür. Rae babasının ani ölümünü anımsadı. Annesinin ortadan kayboluşunu, on iki yaşında başına konan tacı. Gözleri yaşardı, boynuna bir kar tanesi düşmüşçesine içi ürperdi.

‘’Devamını da duymak istiyor musunuz?’’ diye sordu kadın.

İstiyor muydu?

Rae Şeyh’e sırtını dönüp mabetten çıktı. Kuzenine başıyla gidiyoruz işareti yapıp atına bindi. Sonra çevresine baktı. Mutluydu; gözleri kırmızıdan başka bir rengi görebildiği için.

-SON-

 

Illustrator: By_vdlaan93

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: