‘’Bu gün gerçekten öleceğim gün. Korkuyor muyum?’’

‘’Hayır. Korkmak lükstür, yaşamak için sebebi olanlara aittir.’’

‘’O zaman mutlu muyum?’’

‘’Mutlunun ne demek olduğunu anımsayamıyorum. Tam değil.’’

‘’Sebep dedim. Benim yaşamak için bir sebebim yok mu?’’

‘’Yok. Bir sebebe sahip olamayacak kadar fakirim.’’

‘’Ah, doğru. Peki zenginlik nedir?’’

‘’Aptal mıyım ben!? Söyledim ya! Herhangi bir sebeptir.’’

‘’Söylediğimi sanmıyorum.’’

‘’Yalan söylüyorum, bir sebebim var. Olanaksız ama olsun.’’

‘’Kendim söyledim, olanaksızsa o sayılmaz.’’

‘’Mızıkçılık ediyorum. Bal gibi de sayılır.’’

‘’Tanrıyı öldürmek ha! Bu mantıklı mı?’’

‘’Mantığın ne demek olduğunu bilmiyorum.’’

‘’İyisi mi baştan başlayalım.’’

Pazu; Tanrı’nın hükmettiği devasa bir arena. Pazu’da hayat düellolardan ibarettir. Benim hayatım ise yirmi bir sene evvel sona erdi. O günden sonra geçen zaman şu an içinde bulunduğum gün için yürümem gereken yoldu sanırım. Kendimi öldürebilseydim çoktan yapardım. Ama o lükse de sahip değilim.

Ailem yok. Akrabam, arkadaşım, karım, sevgilim, metresim, bunlardan hiçbiri yok. Evet, onlar da lüks. Ama bunlardan bazılarına bir zamanlar sahiptim.

Tüm bunlara rağmen sahip olduğum bir şey var; içimde sönen onlarca duygudan hayatta kalmayı başaran tek bir tanesi; nefret.

*     *

Tanrı neredeyse yirmi sene evvelki düello için dedemi seçmişti, O’na karşı çıkamazdın, otoritesinin sınırı yoktu. Dedem de karşı çıkmadı, uysalca kaderine razı oldu. Meydana çıkmadan hemen önce ise rakibinin kim olacağını öğrendik. Daha doğrusu biz bir rakip bekliyorduk ama iki kişi olduklarını duyduğumuzda dişlerimi sıkarak dedeme baktım. Yüzünde korku yoktu, korkuyorsa da belli etmiyordu.

Babam Tanrı’ya ağza alınmayacak bir küfür savurdu. Hemen babamın yanına koştum ve susması için yalvardım. Göz ucuyla da Tanrı’ya baktım. Uzun, yakışıklı, ve kendinden emindi. Beyaz bir gömleğin üzerine koyu mavi, siyah işlemeli bir ceket, ceketin altına siyah deri bir pantolon giymiş, boynuna da kobalt kadar kara bir fular takmıştı. Sağ, baş parmağında siyah taşlı beyaz bir yüzük ışıldıyordu. Saçları kısa, bakışları sertti. Mavi gözleri arenaya odaklanmıştı ama o gözler daha derinlere bakıyor gibiydi.

Bir dizimin üzerine çöktüm, Tanrı’nın babamın sözlerini duymazdan gelmesini ümit ederek Ata’ya dua ettim. Ata’ya şükürler olsun hiçbir şey olamadı. Ama Tanrı’nın bunu affetmeyeceğini içimde bir yerlerde biliyordum.

Arenanın etrafını bir daire şeklinde çevrelemiş seyirciler bağırıyor, küfür ediyor, tezahürat ediyorlardı. Hepsinden iğreniyordum. Elimden gelse her birini tek tek öldürür, ölürlerken gözlerine bakar, tatminle gülümserdim; Ama bunun önemi yoktu, on bir yaşındaydım, elimden bir şey gelmezdi. Gerçi bunun yaşımla da pek bir ilgisi yok ya neyse.

Dedem usulca yanımıza geldi, ‘’Oğlum,’’ dedi babamı omuzlarından tutarak. O an babamın ağladığını fark ettim. Bu babamı ağlarken gördüğüm ikinci seferdi. İlki annemi bir kargaşa düellosunda kaybettiğimiz zamandı. Arttık annemin yüzünü hatırlayamıyorum, ama bildiğim bir şey var; çok güzeldi.

Babam dedemin yüzüne bakamadı. ‘’Oğlum,’’ dedi dedem tekrar. Babam ancak o zaman dedeme bakabildi. ‘’Ben yeterince yaşadım, fazlasıyla müsabakaya şahit oldum ve artık zamanım dolmuş gibi görünüyor. Ama… İçim rahat.’’ Babamın gözlerinin içine bakarak tebessüm etti. ‘’Düelloyu kaybedecek olursam bunun bir önemi olmayacak. Sizin yaşamanız kafi,’’ dedi sonra.

Ardından babama sıkıca sarıldı. Babam bir şey diyemedi. Dedem bir müddet sonra yanıma geldi ve beni alnımdan öptü. ‘’Oğlum sana emanet,’’ dedi bir eliyle ensemden tutarak. Yeşil gözlerinde gurur ve hıncı bir arada görebiliyordum.

Gözlerimi kol yenimle silmeye çalışırken başımı onaylarcasına salladım ve dedemin arenaya doğru mağrurla yürümesini izledim. Rakipleri hazırdı, dedemi bekliyorlardı.

Arenanın üst köşesinde ahşap bir levhanın üzerinde alevle dağlanıyormuş gibi bir izlenimle yazılar belirdi; Hm ve Mloa, Kaved’e karşı. Seyirciler haykırmaya, alkışlamaya başladılar.

Ardından dedemin ellerinde kısa bir mızrak ve ahşap, metal işlemeli hafif bir kalkan belirdi. Tanrı tarafından dedeme verilenlerdi bunlar. Mızrağın siyah desenleri dedemin gür siyah sakalı ve is kadar kara gözleriyle uyumluydu.

Hemen sonrasında da rakiplerinden Hm’ın elinde çift el için tasarlanmış, iri, kızıl yalımlı bir kılıç belirdi.

Hm kılıcını sağ eliyle kavradı ve arenanın ahşap zeminine sapladı. Kılıç zemine kolayca girerken ardında testere sesini andırır bir ses bıraktı. Sonra Hm kollarını havaya kaldırarak seyircilere kükredi. Gösteriş budalası piç izleyicileri nasıl etkileyeceğini biliyordu.

İnsanlar bağırmaya, adını haykırmaya başladılar.

Hm… Hm… Hm…

O esnada Mloa’nın elinde çift başlı, koca bir savaş teberi belirdi. Mloa, teberi ahşap zemine yaslarken sol eliyle miğferini çıkardı ve dedemin ayakucuna doğru fırlattı, suratındaki ifadeyi tam olarak seçemesem de gülümsediğine yemin edebilirdim.

Miğfer tıngırtılarla zeminde birkaç defa sektikten sonra dedemin ayakucunda yana yatık bir şekilde durdu. Dedem göz ucuyla miğfere baktı sonra ayağının üstüyle miğferi köşeye doğru itti. Sahibiyle bağı kopan miğfer saniyeler içinde piksellerine ayrılarak yok oldu.

Sırada arenanın şekillenmesi vardı.  Her dövüş rasgele bir alanda yine rasgele bir hava şartında gerçekleşirdi; karlı kayalıklar, rüzgarlı ovalar, fırtınalı denizde bir gemi, hafif rüzgarda bozkır, kumları sıcak esintilerle savurulan bir çöl…

Arena, seyircilerin haykırışlarının arasında şekillenmeye başladı. Hava üzerine çöken gri bulutlarla karardı, yağmur çiselemeye, otlar yeşermeye başladı. Dedemin postallarının altında küçük, çamurlu bir su birikintisi belirdi. Arenanın rasgele yerlerinde karaağaçlar, sedirler yükseldi ve ağaçların arasına yeşil eğrelti otları ve çalılar tebelleş oldu.

Seyircilerden bazıları yağmura küfrederek şemsiyelerini açtı, bazıları ise daha ılımlı karşılayarak yağmurun kendilerini ıslatmasına izin verdi.

Dedem mızrağını çamurlu zemine sapladı, yağmurla ıslanıp gözlerinin önüne düşen cüretkar saçlarını arkaya attı ve sakalını sıvazladı. Gelecek başlama hükmü için gözlerini Tanrı’ya dikti.

Tanrı’nın yaptığı zarif bir el hareketiyle arenanın dört köşesinde yankılanan tok bir davul sesi duyuldu. Ben daha ne olup bittiğini göremeden arenada metalin ahşaba çarpmasının ardından çıkan bir ses yankılandı. Dedem üzerine gelen Hm’in darbesini kalkanına almıştı ve teberin ölümcül darbesindense son anda kaçmıştı.

Gök gürledi, yağmur şiddetini artırdı. Yüzüme çarpan sonra boynumdan aşağıya inen serin yağmurla titredim, her titrememde Ata’ya dua ettim, hatta yalvardım. Dedem için, kaybetmemesi için, onu kaybetmemek için.

Dedem geriledi, rakipleri ile kendisi arasında mızrağını kullanabileceği bir menzil yaratmaya çalışıyordu. Hm bir küfür savurdu ve hızla dedeme yaklaştı.  Dedeme başını hedef alan yan bir darbe savurdu. Dedem darbeden başını sağa çekerek kaçındı ve mızrağını Hm’ın göğsüne doğru sapladı. Darbe Hm’ın yana kaçmasıyla omuz plakasını çizmekle kaldı.

Mloa, Hm’ı kolundan tutarak geriye çekti ve dedemin menzilinden çıkardı. Yere tükürdü ve sırıttı, yağan yağmur çirkin suratından damlıyordu.

Koca savaş teberini bir oyuncakmış gibi salladı ve dedeme savurdu. Mloa bunu yaparken dedem darbenin kalkanına çarpmasına izin verdi. Ancak darbe düşündüğünden daha sertti, etkisiyle sendeledi ve sırtüstü yere düştü.

Mloa teberi başının üzerine kaldırdı. Seyircilerin bazıları küfretti bazılarıysa haykırdı. Arenadan ‘Öldür… Öldür… Öldür,’ sesleri yankılanıyor, Tanrı tahtına kurunmuş düelloyu izliyordu; Yüzünde hiçbir insani duygudan iz yoktu.

Mloa teberini hızla dedemin suratına doğru indirdi. Kazmasıyla toprağı delen bir işçinin hissizliğine sahipti.

Dedem çamurda yuvarlandı ve teber kara, çamurlu suyu sıçratarak zemine çarptı. Dedem yuvarlanırken mızrak ve kalkanını bırakmak zorunda kalmıştı.

Mloa teberini çamurda bıraktı ve dedemin karnına bir tekme attı. Dedem acıyla inlerken Hm da kılıcını bıraktı ve dedeme yaklaştı, bir tekme de o savurdu. Sonra dedeme doğru eğildi ve saçlarından kavradı.

Ağlamaya başladım, gözlerimden süzülen sıcak yaşlar sanki yağan yağmurun soğuğuyla savaşıyordu.

Hm, dedemi dizlerinin üzerine oturtacak kadar kaldırdı. Elini dedemin saçlarında tutmaya devam ederken kükredi. ‘’Vhollo oğlu Kaved, Ulu Kaved, Çamurun İçerisinde Sürünen Kaved.’’ Sırıttı.

Seyirciler gülmeye başladılar. Yağmur dedem Mloa ve Hm’ın arasına yağıyor manzarayı bulanıklaştırıyordu.

Dedem hırladı, sol yumruyla Hm’ın bacağına bir darbe indirdi. Hm küfrederek bacağını tuttu.

Dedem doğruldu, yumruğunu sıktı ve Hm’ın karnına yumruğunu gömdü. Hm kamburlaşarak inlerken seyirciler haykırdı.

Ancak Mloa dedemin hemen arkasındaydı, onu kolundan yakaladı ve büktü sonra diğer kolunu tuttu ve dedemi sıkıca kavradı. Hm doğruldu tiksintiyle dedeme baktı ve dedemin karın boşluğuna bir tane yumruk indirdi. Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha…

Gözyaşlarımın arasında dedemi arenaya yığılırken gördüm. Ağzından kan sızıyordu.

Hm yavaşça birkaç adım yürüdü, kılıcını yerden aldı. Gittiği hızla dedemin yanına geri döndü. Dedem başını kaldırıp göz ucuyla kılıca baktı, sonra kaderine razı oldu ve başını eğdi. Yağan yağmur gri saçlarından çamurlu zemine damlıyordu. Mloa zırhlı ayağını dedemin sırtına sertçe bastırdı.

İnsanlardan tekrar ‘Öldür… Öldür… Öldür,’ sesleri yükseldi. Uğultu bu sefer daha şiddetliydi.

Hm kılıcını kaldırdı. Arena bir anlığına da olsa sessizleşti. Çığlıklar, inlemeler sustu, sadece kendi hıçkırıklarımı duyuyordum.

O esnada arenaya biri atladı. Hayır, biri değildi, babamdı. Yanımdan ne zaman ayrıldığını fark etmemiştim bile. Üzerinde zırhı, ellerinde doğru düzgün bir silahı yoktu. Sağ elinde çelik bir bıçak taşıyordu.

‘’Dur,’’ diye bağırdı. Arena babamın sesiyle inlerken seyirciler de en az benim kadar şaşkındı. Birinin ‘’Ölümsüz Kuwan,’’ diye fısıldadığını işittim. Bu babamın lakabıydı. Ölümsüz.

Babam yaşına rağmen dedemden bile daha fazla düelloya çıkmış ve her nasılsa her seferinde de hayatta kalmayı başarmıştı. Ama ben ölümsüz olmadığını biliyordum.

Hm babama doğru döndü, sırıttı sonra dedeme baktı ve kılıcını sertçe boynuna indirdi. Dedemin başı bedeninden ayrıldı ve çamurlu zemine düştü. Başsız kalan vücut bir çuvalmışçasına yere yığıldı. Kesik baş Mloa’nın fırlattığı miğferi gibi yana eğikti. Kesilen yerden kan sızıyordu.

Gökyüzüne baktım; Gri bulutlar yavaşça hareket ediyor, hala olanca hızıyla yağmur yağıyordu, gökyüzü de sanki benimle birlikte ağlıyordu.

Tekrar arenaya baktığımda babam dizlerinin üstündeydi, başı yere eğik, sırtı kamburlaşmıştı. Yağmur etrafında dans ediyor, hafif bir rüzgar saçlarını ve giysilerini kımıldatıyordu.

Babamın Parmakları aralandı, avucunda sıktığı bıçağı yavaşça çamura bıraktı. Sonra başını kaldırdı. Etrafına bakındı, bir şey arıyor gibiydi. Gözleri bir dizi arayıştan sonra dedemin mızrağında takılı kaldı.

Hayır, diye düşündüm. Yapma. Lütfen, hayır.

Babam hızla doğruldu, mızrağa koştu ve yerden aldı. Mızrağın çamurla lekelenmiş sapını avucunun arasında sıktı. Başını yavaşça kaldırıp dedemin cesedine baktı. Kopmuş baş ve ceset piksellerine ayrılarak yok olmaya başlamıştı.

Sonra Hm ve Mloa’ya döndü. Hm bir adım geri çekildi, yüzü gergin bakışları kaygılıydı. Mloa’nın ise yüzünde gözle görülür bir ifade belirmedi, babamı baştan aşağı süzerken hareket etmedi.

‘’YETER.’’

Sesin geldiği tarafa hızla döndüm. Bu Tanrı’nın sesiydi. O kadar şiddetliydi ki arena titredi, gürleyen göğün sesi kısıldı.

Babam arkasını döndü, başını kaldırdı ve Tanrı’ya baktı.

‘’Kaved oğlu Kuwan,’’ dedi Tanrı tükürüyormuş gibi. Baban şerefli bir adamdı ve şerefli bir şekilde kaybetti, onu lekeliyorsun. Silahını bırak ve arenayı terk et.

‘’Şeref,’’ dedi babam, hışımla. Sesi titrek ve soğuktu. ‘’Bana şereften bahsetme!’’ dedi parmağını Tanrı’ya doğru sallayarak. ‘’Yaşlı bir adama karşı iki kişi ha. Bunun neresinde şeref?’’

‘’Ben ne dersem şeref odur,’’ dedi Tanrı, tahtından ivediyle kalkarken.

Babam göz ucuyla sağ elindeki mızrağa baktı. Sonra kaldırdı ve Tanrı’ya fırlattı.

Mızrak hızla Tanrı’ya doğru ilerlerken arenada çıt çıkmadı. Yağmur şiddetini azalttı, şimşek çakmaya cüret etmedi.

Tanrı ise kıpırdamadı, üzerine gelen mızrağa gözlerini dikmekle yetindi ve mızrağın göğsüne girmesine bir kalp atışı zaman kala ise silahı havada tek eliyle yakaladı. Ardından çimenlerin üzerinde yürüyormuş gibi aheste bir tavırla adım attı. Attığı adım küçüktü, ama tarif edemeyeceğim bir şekilde bu adım onu babamın karşısına kadar getirdi. Aralarında belki bir kol mesafesi anca vardı.

Seyircilerden bazılarının arenadan hızla ayrıldığını gördüm. Bazıları ise daha cesurdu ve izlemek için kaldılar. Tabii ses çıkarabilecek kadar değil; arena korkunç derecede sessizdi.

Bense ne yapacağımı bilemez halde etrafıma bakındım. Asla gelmeyecek bir destek konuşması, ya da herhangi bir yardım talebi bekledim. Ümitsizce.

Tanrı elindeki mızrağın yere düşmesine izin verdi. Babama manidar bir bakış attı. Sonra başını hafifçe sağa sola salladı. ‘’Çocuk,’’ dedi. ‘’Tanrına karşı geldin.’’

‘’Sen Tanrı değilsin,’’ dedi babam tiksintiyle. ‘’En azından benim Tanrım değilsin. Senden korkmuyorum.’’

‘’Evet,’’ dedi Tanrı. ‘’Benden korkmadığını gözlerinde görebiliyorum.’’

Tanrı etrafına bakındı. Dedemin mızrağı yerde piksellerine ayrılarak yok oldu. Yağmur çiseliyor, ağaçlar hafif rüzgarla hışırdıyordu. İnsanlar Tanrıyla göz göze gelmekten çekinerek başlarını yere eğdiler. Tanrının gözleri insanların arasında dolaşırken bir an benim üzerimde durdu. İçim ürperdi, titredim. O bir anlık süre bana saatler gibi geldi.

Sonra Tanrı’nın bakışları tekrar babama döndü. Omuz silkti. ‘’Bunun yapılması gerek,’’ dedi ve babamın yüzüne insanüstü bir hızla yumruk indirdi. Babamın başı yana savruldu, yüzü parçalandı, kanı etrafa saçıldı. Kemiklerinin kırılma sesi tüm arenaya yayıldı. Vücudu bir cammış gibi parçalanarak piksellerine ayrılırken Tanrı yine tek bir adımla tahtına geri döndü.

‘’Hayır,’’ diye haykırdım, babamın yanına koşmak için hareketlendim ama biri beni belimden sıkıca kavradı. Kulağıma, ‘’Yapma çocuk,’’ diye fısıldadı. Arkamda olduğu için kim olduğunu göremedim ama o yaşımda bildiğim bütün küfürleri ederek ondan kurtulmaya çalıştım. Beyhude çabalarım sonucunda elde ettiğim tek şey nefessiz kalmaktı. Olduğum yere yığıldım, hıçkırıklarımın arasında bunun bir rüya olması için Ata’ya yalvarıyordum; ama rüya değildi.

Aynı günün akşamında uyandığımda halsizdim, başımda bir hekim buldum. Hekim ellili yaşlarda tıknaz, kel bir adamdı. ‘’Ah, nihayet,’’ dedi tebessüm ederek. ‘’Uyanamayacağını düşünmeye başlamıştım. Deden ve babana olanlar için üzgünüm, ama hangimizin ailesi sonsuza dek yaşıyor ki?’’

Hekim konuşmaya devam etti. Bense tekrar uykuya daldım.

Bir gün sonra uyandığımda baş ucumda bir çorba kasesi ve yanında bayat bir ekmek buldum. Çorbayı içtim, ekmeğe dokunmadım. Uykuya daldım.

Ertesi gün uyandığımda başımda yine aynı hekimi buldum, ardı arkası kesilmeyen söylevlerine devam etti. Birkaç ilaç verdi, çorba içirdi. Ardından kokusu at sidiğini andıran bir çayı içmem için ısrar etti. Tekrar uyudum.

Bu süreç bedenim uyuyamayacak hale gelene kadar devam etti. Aradan kaç gün geçtiğini bilmiyordum. Doğruldum, yemeğimi yedim ve arena boyunca gezindim. Ellerinde türlü silahlarla talim yapan savaşçıların, testilerle su taşıyan oğlanlar ve kızların, savaşçı yetiştirmeye çalışan eğitmenlerin, sığ yaralanmalarla ilgilenen saha hekimlerinin, aşçıların ve kölelerin yanından geçtim. Hepsi benden uzak durdular. O günü, Tanrı’nın gazabını unutmamışlardı ve ben isyancının çocuğuydum.

Müsabakalar haftada bir defa oluyordu, izledim, uyudum uyandım. Türlü ölümlere, türlü karşılaşmalara şahit oldum. Bir gergedanla çarpışan yaşlı bir adam gördüm mesela. Kumlu bir zeminde karnına aldığı bir boynuz darbesiyle can verdi.

On bir yaşında Mial isimli bir kızın yetişkin bir adamla düelloya zorlandığını gördüm. Normalde on altısından önce hiç kimse arenaya çıkartılmazdı. Kız adamın ellerinde nazikçe can verdi. Nazikçe diyorum çünkü Yolaz kıza yapabileceği kadar acısız bir ölüm vermişti. Sonrasında Yolaz da bir cellat tarafından idam edildi.

Kız hizmet ettiği bir eğitmeni zehirlemeye çalışmış ve başka bir idamlık suçluyla arenaya çıkmaya zorlanmıştı.

Bu olayı aklıma kazıdım. Ama kızın neden bir eğitmeni zehirlemeye çalıştığını anlayamadım. Bir insanı zehirlemek onu öldürmezdi. Yataklara düşürür, kıvrandırırdı; ama öldürmezdi. Yaşlılık, hastalıklar ya da yaralanmalar da ölüm için yeterli değildi. Vücudun hareket edemeyecek duruma gelse, bir deri bir kemik kalsa bile ölmezdin. Burada ölümün tek bir şekli vardı; arena.

Eğer ölümü gerektiren bir suçun varsa arena da ölürdün. Eğer çok yaşlı, hasta ya da iflah olmaz bir yaralıysan hekim tarafından onaylanmış bir ilamla o haftaki düellodan önce yine arenada cellatlar tarafından öldürülürdün.

Aradan aylar geçti, insanlar artık varlığımdan rahatsız olmamaya başladılar, benimle konuşmaya çalışanlar bile oluyordu.

Yine de yaşamanın anlamsızlığı her geçen gün yüzüme bir kamçı gibi çarpıyordu. İnsanlar gelip gidiyor, seyirciler haykırıyor, Tanrı tahtında oturuyordu.

İdam cezasına çarptırılmak için çeşitli yollar aradım.

Karlı bir dağ yolunda yapılan bir grup düellosunda Tanrı’ya insanların içinde hakaretler, küfürler savurdum. Tanrı hışımla ayağa kalktı, yüzüğü üzerine vuran güneşte ışıldadı. Bir an için ümitlendim, ağzından çıkacak tek bir kelime ıstırabımı dindirebilirdi. Ama onun yerine tek başlı kırbaçla sırtımdan on beş defa kırbaçlanma cezasına çarptırıldım. Hekim yaralarımı dikti haftalarca yattım ve buna bir daha kalkışmadım.

Onun yerine Mial’i örnek alarak eğitmen yamağı oldum. Vlom siyah gözlü, orta yaşlı, çirkin ama becerikli bir adamdı. Onun teçhizatlarını taşıdım, banyo suyunu doldurdum, içkisini verdim, istediği tüm ayak işlerini yaptım. Onu zehirleyebileceğim bir yöntem, bir fırsat aradım. Bulduğumdaysa yapamadığımı fark ettim. Adamın bir suçu yoktu. İyi ve nazik biriydi.

On altı yaşıma kadar sabretmeye karar verdim. On ikinci yaşıma girmiştim ve önümde dört yıl vardı. Bu zaman zarfında Vlom tarafından eğitilebilir, müsabaka ilamımı onaylamasını sağlayabilirdim.

Vlom’a iki yıl hizmet ettikten sonra eğitimime başladı. Her türlü silahta eğitim alacaktım ama bir silaha öncelik verecektim. Vlom hangisini seçmek istediğimi sordu. Tek el kılıcı ve hafif kalkan kombinasyonunu önerdi. Mızrak ve hafif kalkanı tercih ettim.

İki küsur yıllık zorlu bir eğitimin ardından mızrak ve kargıda ustalaştım. Yeterli olabilecek seviyede at biner odum. Tek el kılıcıyla da oldukça iyiydim ancak yayda yeteneksiz olduğumu keşfettim. Ama bunlar önemsizdi, benim için herhangi bir düello yeterliydi; kolayca can verebileceğim bir düello.

On altıncı yaşımın ortalarına doğru Vlom müsabaka ilamımı onayladı. Artık tek yapmam gereken herhangi bir düelloya çağırılmayı beklemekti.

Bekledim, haftalar haftaları kovaladı, beklemeye devam ettim. Aylar geçti, her gece Tanrı’ya küfürler ederek beklemeye devam ettim. Ama ismim asla okunmadı. İnsanlar arenaya çıktı, kimisi öldü kimisi yaralandı. En iyi savaşçılar arenada devrildi. En kötüleri galibiyetler kazandı; ancak ismim bir türlü okunmadı.

İlk günlerde yaptığım antrenmanlar zamanla anlamsızlaşmaya başladı ve bıraktım. Yeteneklerim geçen yıllarla köreldi. Mızrak kullanmayı bırak nasıl tutulacağını bile zamanla unuttum.

Yıllarla beraber yakın olduğum herkes öldü; ustam Vlom kalbine yediği bir okla, yakınlaşmaya çalıştığım kız Jeana başına aldığı bir darbeyle, arkadaşım sayılmasa da samimi olduğum Dmroa bir süvarinin kargısıyla…

Üç yılın sonunda arkadaş veya sevgili edinmekten de vazgeçtim. Kimseyle samimi olmadım, gerekmedikçe diyaloğa girmedim. Böylece öldüklerinde üzülmeyecektim.

Bir yıl daha geçti. İnsani değerlerimden vazgeçtim ve aşçı Vorin’i elime geçirdiğim meşeden bir sopayla öldüresiye dövdüm. İşim bittiğinde zavallı adamın tüm kemikleri kırılmış, vücudu kanlı bir yığın haline gelmişti. Gerekçe olarak yaptığı yemeği beğenmediğimi söylediğimde nezaretin bir üyesi tarafından acımasızca dövüldüm. Aynı üye tarafından gönderilen bir belgeyle Tanrı’dan idamım istendi. Onun yerine bir yıl hücre cezasına çarptırıldım.

Hücrede her gün birbirinin aynıydı. Bir oğlan kapının alt boşluğundan dolu lazımlığı boşuyla değiştiriyor yine aynı boşluktan üzerinde kuru bir ekmekle bir kase sulu bezelye olan bir tepsi ittiriyordu. Su testim ise haftada bir yenileniyordu. Fareler geceleri bedenimi kemiriyor, gündüzleriyse benim yemeğim oluyordu.

Hücreden çıktığımda iki karış çalı gibi sakalım, kendine birazcık bile saygısı olan bir pirenin tebelleş olmayacağı bir saçım ve hiç kimsenin alıp temizlik bezi olarak bile kullanmayacağı pespaye bir kıyafetim vardı. Leş gibi ve pejmürdeydim.

Bu durum ruh halimi tam olarak yansıtıyordu ve bozmamaya karar verdim. Yeni görüntüm sayesinde insanlar benden uzak durdular, bazıları artık bir ekmeği yanıma koyup anında uzaklaşıyordu.

Kendimle yaşamayı öğrendim. Kendimle konuşmayı, kendi sorularımı cevaplamayı, kendimle kavga etmeyi… Bazıları bunu delilik olarak algılayabilir. Ben de öyle düşünüyorum.

Bu olaylar sonucunda ölmek için gösterdiğim tüm çabaların boşuna olduğunu fark ettim. Denemediğim tek bir yöntem kalmıştı; benim zavallı Vorin’i dövdüğüm gibi birisi de beni öldüresiye dövebilirdi ve arenada canım alınırdı. Ama Tanrı ölümümü onaylar mıydı? Sanmıyorum. Sonsuza dek sürecek bir acı yanıma kâr kalırdı.

Plan yapmaktan vazgeçtim. Düşünmekten vazgeçtim. Düelloları izlemekten, Ata’ya dua etmekten vazgeçtim. Günleri, haftaları, yılları önemsemekten vazgeçtim. Ölmeyi hayal etmekten vazgeçtim.

Ta ki, iki ay öncesine kadar. Nefret dünyadaki en güzel şeydir. Ölmekten bile tatlı olabilir.

*     *

Dedemin ve babamın ölümünün üstünden neredeyse yirmi bir yıl geçmişti. Bunu o zaman bilmiyordum ama şimdi biliyorum. Çocuğun biri ilerden seslendi. ‘’Dede,’’ dedi. İlk önce üzerime alınmadım ama sonra bana seslendiğini anladım. Yaşım bedenimle örtüşmüyordu. Saçlarım kirden grileşmiş, belim kamburlaşmış, durumun berbattı.

‘’Haberleri duydun mu?’’ diye sordu.

Hayır, anlamında başımı salladım.

‘’Gaddar Damias,’’ dedi çocuk. ‘’Arenada elli defa üst üste galibiyet kazandı. Tanrı herkese Damias’a karşı düello talep etme hakkı verdi. Bunun sonucunda hala şampiyonsa, kutsanmış bir kılıç ve sonsuz zevkle ödüllendirilecekmiş. Tanrının kendisi söyledi. Bi de ‘Duymayan kalmasın’ dedi…’’

Çocuk bir şeyler söylemeye devam etti ama ‘İsteyen herkes ona karşı düello talep edebilecekmiş,’ sözü bana yetti.

‘’Peki, Damias’ı yenebilen çıkarsa,’’ dedim. Bu soruyu neden sorduğumu bilmiyordum. Ayrıca konuşmadığım uzun yıllardan sonra sesim başkasına aitmiş gibiydi; hırıltılı, boğuk bir hal almıştı.

‘’Şey,’’ dedi oğlan. ‘’Ona karşı gönüllü olan pek bi kimse yok. Ama düellolara iki ay zaman tanındı. Damias’ı deviren olursa Damias’a vaat edilenleri alıcakmış.’’

Sonunda ölebilirdim. Ancak geçen onca yıldan sonra ölmenin benim için eski anlamını yitirdiğini fark ettim. Artık ölümü arzulamaktan vazgeçmiştim ve bu şekilde yaşamaya alışmıştım. Fakat içimde kabaran, göğsümün derinliklerinde gizlenmiş eski bir duygu kıvılcımı hissettim.

Madem artık ölmeyi önemsemiyordum. Damias’la savaşıp onu devirebilirdim. Büyük ihtimalle kaybedecektim ama bu önemsizdi. Denemeliydim.

Kendime şöyle bir baktım. Bir deri bir kemiktim, yaşlı bir adam gibi görünüyordum, ellerim titriyor, yürürken ayaklarımı sürümek zorunda kalıyordum. On adımdan fazla bir mesafeyi yürümek nefesimin kesilmesine sebep oluyor, olduğum yerde uyuyakalıyordum.

Cebimi yokladım. Titrek ellerimle, buruşmuş ve çamurla kaplı bir kağıt çıkardım; müsabaka ilamım. Üzerinde yazan ismi gördüğümde bana garip geldi; Kuwan oğlu Eolin.

Bu ilam sayesinde düzenli yemek yiyebilir. Kendime bir çift silah talep edebilir ve istediğim kadar idman yapabilirdim. İki ay…

Öncelikle hamamda üç saat kadar yıkandım. İnsanlar benimle yıkanmaktan hoşlanmadı ve yalnız başıma minik bir mahremiyet buldum. Sonra çıplak bir vaziyette etrafımdakileri umursamayarak Pazu’nun tek terzisi olan Gaol’un karşısına çıktım. Giysi ve ayakkabı talep ettim.

İki ay boyunca üç öğün yemek, her gün yaptığım antrenmanlar, ve hamamda düzenli yıkanma sonucunda genç bir adamın kokmayan, zayıflıktan ölecekmiş gibi durmayan, Ölümsüz Kuwan’ın ölmeden önceki hali gibi görünen bir bedene sahiptim. Belim artık kambur değildi ve bir saat boyunca aralıksız koşabiliyordum. Tüm bunlar elli defa üst üste kazanmış Damias’a karşı zafer sağlar mıydı?

Denemekten zarar gelmez.

Son Deyiş

Gaddar Damias, arena da karşısına çıkacak adamı bekliyordu. Seyircilerin adını haykırması ona yabancı olan bir kavram değildi. Ne de olsa yenilmezdi.

Damias’ın karşısına çıkmayı bekleyen dört kişi, ilk kimin adının okunacağı hakkında münakaşa ediyorlardı.

‘’Ben çıkmam,’’ dedi Hallen. ‘’Aptalım ama o kadarda değil.’’

‘’Ben de,’’ diye araya girdi Samuel. ‘’Adamın yorulmasını beklemek daha mantıklı. Gerçi müsabakalar onu yoracak kadar uzun sürer mi bilmem.’’

‘’Çöp çekelim,’’ dedi Joara. ‘’Kim kısayı çekerse ilk o çıksın.’’

Eolin hepsine tek tek baktı. Haklı olarak korkuyorlardı, adam devasa bir şeydi. Sadece çift el kılıcı bile neredeyse Eolin’den ağırdı. Neredeyse.

‘’Ben çıkarım,’’ dedi Eolin.

Hallen sırıttı. ‘’İşte,’’ dedi. ‘’Saf cesaret örneği.’’ Ölümsüz Kuwan’da bunun kadar cesurmuş değil mi? diye sordu Samuel’e bakarak.

Samuel başıyla onayladı. ‘’Babasına çekmiş olmalı. En az onun kadar aptal.’’

Eolin konuşmaları umursamadı. Samuel’e omzuyla çarparak arenaya doğru yollandı.

Bu düello için özel olan bir şey vardı. Taraflar silahlarını kendileri seçiyordu. Eolin silahların arasından hafif bir kalkan ve uzunca bir mızrak seçti. Silahı elinde tarttı, kalkanı kontrol etti. Sonra arenaya çıktı.

İki adam arenada birbirlerini süzdüler. Arenanın üst köşesinde bir dizi yazı dağlanarak ortaya çıktı; Damias, Eolin’e karşı.

Yerdeki ahşap zemin kuma dönüştü, güneş ısısını artırdı, hafif bir rüzgâr kumları savurdu. Arena klasik bir arena modeline büründü.

Tanrı’nın zarif işaretiyle tok bir davul sesi arenayı inletti. Damias haykırdı, kılıcını yanlamasına Eolin’e savurdu.

Eolin eğildi. Kılıç başının üzerinden geçerken sırıttı. Bir adım geri çekildi ve dev adamı mızrağıyla dürtükledi.

Ağır zırhın içindeki adam küfretti. Kılıcı koluyla itekleyerek kükredi ve dik bir şekilde kılıcı Eolin’in başına doğru indirdi.

Eolin bir adım daha geri gitti. Kılıç Eolin’in iki ayağının ortasına çarparken küt bir ses çıkararak kumları savurdu. Eolin sendeledi ama düşmedi. Mızrağını yanlamasına iri adamın zırhlı omzuna vurdu.

İnsanlardan bazıları gülmeye başladılar. İri adam homurdandı. Miğferini çıkartarak bir köşeye fırlattı. Ortaya çıkan suratı kızarmış ve terliydi. Haykırarak Eolin’in üzerine yürüdü.

Eolin bir düzine darbeden incelikle kaçındı, devasa kılıcın etrafında dans etmesine aldırmadı. Kaçınmaktan çok kaçıyor gibiydi.

Seyircilerin arasında bir kadın ‘’Korkak,’’ diye bağırdı. ‘’Şerefinle dövüş. Korkak!’’

Eolin hakarete aldırmış gibi görünmedi.

İri adamın darbeleri gittikçe zayıflıyor, adamın hızla alıp verdiği nefesler arenayı dolduruyordu.

Eolin üzerine gelen darbelerden birinin kalkanına çarpmasına izin verdi. Kalkan, kılıcın altında ciyaklarken mızrağını iri adamın yüzüne doğru savurdu.

Damias yüzünü gelen mızrağa karşı yana eğdi. Mızrak iri adamın yüzünde çenesinden kulağına kadar ilerleyen ince bir çizik bıraktı.

Seyirciler haykırdı.

İri adam kükredi. Hızla kılıcını kaldırdı ve Eolin’e savurdu.

Eolin saldırının altından kayarak sıyrıldı. Kalkanını iri adamın yüzüne fırlattı.

Damias yüzüne çarpan kalkanın bıraktığı acılı darbeyi zırhlı elleriyle ovalarken kılıcını kuma düşürdü.

Eolin yerden birkaç adım yükselerek, siyah mızrağını iri adamın boynuna sapladı.

Damias yerde can çekişiyor, seyirciler haykırıyordu. Arenada kadın erkek ve çocukların ‘’Eolin… Eolin… Eolin…’’ diye haykırışları, ardından gelen alkışlarla tebrik nidalarını beraberinde getirdi. Arada küfredip, Eolin’i hile yapmakla suçlayanlarda vardı ama Eolin’in umurunda değildi.

Tanrı ayağa kalktı. Üzerinde gri bir pantolon, pantolonla aynı renkte şık bir gömlek ve ince, beyaz bir pelerin vardı. Gömleğin yukarıdan iki düğmesi açıktı ve kolları sıvalıydı. Sağ elinde siyah taşlı beyaz yüzük ışıldıyordu.

Kuwan, oğlu Eolin, dedi Tanrı. ‘’Hakkıyla kazandı.’’ Gür sesi arenayı inletti. Küçük bir adım attı ve Arenada Eolin’in birkaç adım ötesinde durdu.

Tanrı sağ elini açtı. Avucuna siyah, üzerindeki yılansı işlemelerle kusursuz olan ve kıpırdadıkça yalımından kara sisler yükselen zarif bir kılıç düştü.

‘’Bu ilk hediyen,’’ dedi Tanrı. Kılıcı Eolin’e uzatırken. ‘’İkincisiyse sonsuz zevk olacak.’’

Eolin kılıcı gözleriyle süzdü. Sonra ‘’Hayır,’’ dedi. ‘’Bunları istemiyorum. Yerine başka bir şey dileyebilir miyim?’’

Seyirciler birbirlerine baktılar. Tanrı omuz silkti, kılıç ellerinde piksellerine ayrılarak yok olurken ‘’Ne istersen,’’ dedi.

‘’Başka bir düello talep ediyorum,’’ dedi Eolin. ‘’Bu gün, şu an ve Tanrı’nın kendisiyle. Silah olarak da tanrının yüzüğünü istiyorum.’’

Seyircilerin arasında bir uğultu yükseldi. İnsanlar rahatsız olmuş gibi kıpırdanmaya başladılar.

Tanrı sırıttı. ‘’Kabul edildi,’’ dedi. Parmağından yüzüğünü çıkarttı ve Eolin’in avcuna bıraktı.

Eolin, yüzüğü itinayla tuttu ve parmağına geçirdi. Yumruğunu sıktı, bir şey olmasını bekliyor gibiydi. Hiçbir şey olmadı.

Tanrı Eolin’e bir adım daha yaklaştı. Gözlerini genç adamın gözlerine dikti. ‘’Unutun mu?’’ dedi. ‘’Ben Tanrı’yım. Ve o parmağındaki sadece yüzük.’’

‘’Ama,’’ dedi Eolin, titreyerek. ‘’O her zaman parmağındaydı ve ben sanmıştım ki…’’

‘’Sen sadece özel olduğunu düşünen aptal bir çocuksun,’’ dedi Tanrı. ‘’Bu arena benim, bu seyirciler benim, o yüzük benim, sen benimsin. Ben her şeyim.’’

Tanrı Eolin’in gözlerinin içine daha derin baktı. Eolin’in gözleri soldu, ruhu çürüdü, bedeni titreyerek yığıldı ve piksellerine ayrıldı.

*     *

Kendisine Eolin diyen adam serin bir odada uyandı. Yanındaki çocuk ‘’Döndü,’’ diye ciyaklarken, odanın karşısındaki siyahlı adam Eolin’in yanına koştu.

Eolin gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındı. Karşısında dikilen siyahlı adamı görünce tiz bir çığlıkla geri geri süründü.

‘’Hey!’’ dedi siyahlı adam. ‘’Sakin ol benim.’’

‘’Sen de kimsin?’’ dedi Eolin. ‘’Burası neresi? Bana ne oldu?’’

‘’Ben seni o lanet oyuna sokan adamım,’’ dedi siyahlı adam. ‘’Ve beni buna pişman ettin.’’ Sonra sırıttı. ‘’Berbat bir oyuncusun.’’

-SON-

Illustrator: Luca Merli

Reklamlar