‘’Bu adanın insanlarının korkusuz olduğunu söylerler. Neymiş ‘Gafiller cin nedir bilmez, Nafraq’a boyun eğmez, başlarına bir dert gelse toprak yutmaz,’ imiş. Asıl gafiller bu saçmalığa inananlar.’’

Ryan yüzüne küçük bir tebessüm iliştirdi. ‘’Peki, sen neye inanıyorsun?’’

‘’Ben,’’ dedi ihtiyar. Uyuşuk bir tempoyla kürek çekmeye devam ediyordu. Sonra içini çekti. ‘’Bu insanlar korkusuz değil, inançsız hele hiç değil. Ben Lilianlılarla iki sene yaşadım. Yemeklerine, sohbetlerine, ayinlerine katıldım.’’ İhtiyar durakladı. Sonra omuz silkerek devam etti. ‘’Bak, benden sana yeni bir nasihat: adaya vardığımız zaman çok konuşma, adetlerini sorma, sana sunulmayan hiçbir şeyi yeme ve sana ikram edilen hiçbir şeyi reddetme.’’

Ryan ihtiyarın sözünü bitirip bitirmediğinden emin olmak için bir müddet bekledi. Ses çıkmayınca ‘’Teşekkür ederim,’’ dedi samimiyetle.

‘’Ne için,’’ dedi ihtiyar başını yana yatırarak.

‘’Tavsiyeleriniz için,’’ dedi Ryan.

‘’Bak,’’ dedi ihtiyar tekrar. Sen yıllardır Lilian’a getirmeyi kabul ettiğim ilk kişisin. Beni buna pişman etmeyeceğini düşünüyorum ama diline hâkim olabilecekmiş gibi de durmuyorsun. Bu insanlar duygusal ve adetlerine bağlı insanlar. Kendileriyle alay edildiğini düşünürlerse…’’

‘’Düşünürlerse ne?’’

‘’Adadan defedilirsin,’’ dedi ihtiyar.

‘’Açıkçası daha kötüsünü beklemiştim,’’ dedi Ryan gülümseyerek.

‘’Bu insanlar dedikleri gibi cani filan değildir. Ne yapacaklardı, seni tanrılarına mı adayacaklardı?’’

Ryan omuz silkti. Elbette ki Lilianlıların cani olduğuna inanmıyordu. Geniş hasır şapkasını güneşe karşı biraz daha öne yatırdı. ‘’Üzgünüm,’’ dedi. ‘’Haklısın, saygısızlık ettim.’’

İhtiyar konuşmadı. Ağzında evirip çevirdiği söğüt kıymığını durgun denize tükürdü ve Ryan’ın eskiden beyaz olduğunu düşündüğü gri bir mendille alnındaki teri sildi.

Ryan yaşlı adamın korumacı tutumunu anlıyordu ama öğrendikleri de yeterli değildi. Hem de hiç. Sorulan her sual ihtiyarın sinirlerini apaçık daha da geriyordu.

Ryan birkaç öksürükle boğazını temizleyerek dikkat çekmeye çabaladı. İhtiyardan herhangi bir tepki gelmeyince, ‘’Yoruldun,’’ dedi. Öne doğru eğildi ve ‘’Küreklere ben geçeyim,’’ diye talep etti.

İhtiyar, Ryan’ı göz ucuyla süzdü. Sonra omuz silkti. ‘’Çok mu belli oluyor?’’

‘’Evet,’’ dedi Ryan. Sonra toparladı ‘’Yani, hayır. Küçükken babamla balığa çıkardık. Bazen küreklere benim geçmeme izin verirdi. Kürekleri verirsen kendimi iyi hissederim.’’

İhtiyar sağ eliyle sakalını sıvazladı sonra Ryan’a baktı. ‘’Emin misin?’’

‘’Evet, lütfen,’’ dedi Ryan.

İhtiyar dikkatli bir şekilde yerinden kalkarken aynı özenle Ryan da doğruldu. Birbirlerine hafifçe sürtünerek yerleri değiştiler.

Ryan kürekleri tuttuğunda yılardır görmediği eski bir dostla tokalaşıyormuş gibiydi. Babasıyla vakit geçirebildiği yegâne zamanlardı balık avları. Ardı arkası kesilmeyen düzinelerce karaltının arasında bir parıltı gibi zihninin bir köşesinde dururdu bu avlar. Ryan bazen sadece güzel günleri düşünerek kendini avutmaya çalışırdı; ama bu çoğu zaman mümkün olmazdı.

Ryan küreklerle yorucu olmayan bir ritim tutturdu. Kayık aheste seyrine devam ederken sessizliği ihtiyar bozdu.

‘’Daldın.’’

Ryan ihtiyarın sesiyle irkildi. Sonra yüzüne bir tebessüm kondurdu. ‘’Anılar,’’ dedi.

‘’Çok mu oldu?’’

‘’Ne?’’

‘’Babanı kaybedeli diyorum.’’

‘’Nereden anladın?’’

İhtiyar gözlerini devirdi ve hafifçe yana kaykıldı, ayakucuna doğru eğildi, birkaç paçavrayı sağa sola itekleyerek altından ahşap bir kutu çıkardı. Kutunun içinden de bir deniz kabuğu. Kabuğu dikkatlice avucuna aldı ve Ryan’a doğru uzattı. ‘’Bak,’’ dedi.

Beyaz kemik rengi bir kabuktu. Ryan’ın daha önce gördüklerine benzemiyordu. Göz alıcıydı. Merkezden hafifçe basık oval bir şekle sahipti ve merkezin çevresine yayılan gümüşi bir yıldız deseni vardı. Yıldızın çevresi ise küçük siyah noktacıklarla kaplıydı. Kabuğun alt köşesinde ise ince bir çatlak vardı.

‘’Çok güzel,’’ dedi Ryan.

‘’Güzel elbet,’’ dedi ihtiyar, başını onaylarcasına sallayarak. ‘’Kabuklar sahibi hakkında çok şey anlatır. Tabii bakmasını bilene. Mesela bu kabuk kalp kestanesinin. Ya da adına bu çevrede böyle derler. Sırtındaki yıldızdan, anlarsın bunu. Nadir bulunur, kırılgandır ama çok güzeldir. Kabuğun katmanlarından sahibinin yaşını, yüzeyindeki çiziklerden aldığı yaraları anlarsın. Bu kabuklar sahibinin sırlarını saklar. Tıpkı insanın kabuğunun sakladığı nice sırlar gibi.’’

İhtiyar kabuğu, çıkarırken gösterdiği dikkatin aynını göstererek kutusuna geri yerleştirdi. Sonra kutuyu köşeye bıraktı.

Ryan ne diyeceğini bilemeyerek bir müddet sustu. Küreklerle tutturduğu aheste ritme devam ederek bakışlarını geriye, denize çevirdi. Deniz, dört bir yanda cam kadar şeffaf yüzeyiyle dingin, turkuaz bir enginlikti. Bu enginliği bozan yegâne görüntü ise Lilian’dı. Lilian şeffaf enginliğin merkezinde duruyor ve gittikçe yaklaşıyordu. Lilian’ın tek girişi olan koy, hilal biçiminde devasa kayalıklardan oluşmuştu ve ürkütücü görünümünüm yanında sanatsal bir güzelliğe de sahipti. Kayalıklarsa sadece koyun çevresiyle sınırlı değildi; tüm adanın etrafını sarıyor, doğal bir sur görünümü sağlıyordu.

‘’Lilian,’’ dedi Ryan bakışlarını ihtiyara çevirerek. ‘’Bu isim Lilianlıların dilinde deniz demek, değil mi?’’ Bu soru biraz da konuyu dağıtmak, karanlık anılardan sıyrılmak içindi.

İhtiyar dudaklarını büzerek başını salladı. ‘’Hayır,’’ dedi. Lilia deniz demektir. Lilian’sa denizin çocuğu. Ada kelimesi dillerinde yoktur.’’

‘’Dillerini biliyor musun?’’

‘’Kendileri hariç kimse tamamen bilemez,’’ dedi yaşlı adam. ‘’Dilleri şarkı gibidir. Şuncacıktan başlamazsan öğrenmeye, asla doğru düzgün konuşamazsın.’’

‘’Ama sen biliyorsun. Değil mi?’’

‘’Bir serçe yürümeyi ne kadar bilebilirse,’’ dedi ihtiyar elini umursamazca sallayarak.

‘’Bana birkaç cümle öğretebilir misin?’’ dedi Ryan. ‘’Dillerine duyduğum saygının bir göstergesi olarak.’’

‘’Hayır,’’ dedi yaşlı adam katiyetle başını sallayarak. ‘’Bu benim haddim değil. Eğer öğrenmeye değer olduğunu düşünürlerse onlardan öğrenirsin.’’

‘’Anlıyorum,’’ dedi Ryan.

İhtiyar derin bir soluk aldı. ‘’Yaklaştık,’’ dedi. ‘’Nasıl davranman gerektiğini söylemiştim. Hatırlıyorsun değil mi?’’

‘’Hatırlıyorum,’’ dedi Ryan başını onaylarcasına sallayarak.

Ürkütücü derecede büyük kayaların arasından geçtiler; belki altmış insan boyundaki kayalıklardı bunlar. Ryan kocaman açılmış gözleriyle etrafı incelerken ihtiyar sessizce oturuyordu.  Gri renkli devasa kayalıkların üzerine ağaçlar ve çeşitli bitkiler kök salmıştı ve bu kayalıkların yana yatık duruşları her an devrileceklermiş gibi görünmelerine sebep oluyordu.

Kayalıklardan oluşmuş koy geride kaldığında, adanın kıyılarını süsleyen geniş kumsalların, zümrüt yeşili, uzun yapraklı ağaçların, tepelerde ve kıyılarda ise geniş, ölümcülmüş gibi duran kayalıkların oluşturduğu Lilian tüm güzelliğiyle gözler önüne serildi. Lilian başkalarına göre eşsiz bir adaydı; ancak Ryan’a göre umuttu.

Adanın etrafında uçan bir düzine kuşun cıvıltısı Ryan’ın kulaklarını doldururken kıyıya vardılar. İhtiyar sağ elinin serçe parmağını semaya kaldırarak ‘’Ra’u es moal lilia,’’ dedi, lirik bir tonda.

‘’Lilia se u’ar moal,’’

Sahilden gelen bu ses muazzam derecede pürüzsüzdü. Sahibini göremese de bir kadın sesi olduğunu düşündü Ryan. Sesindeki şiirsellik ve konuşmasındaki incelik ihtiyarın Lilianlıların dilleri hakkında ortaya attığı savları doğrular nitelikteydi. Sonra kürekleri bırakıp geriye döndüğünde sesin kaynağını gördü Ryan; esintiyle hafifçe dalgalanan ateş kızılı saçları, deniz mavisi gözleri ve altınsı teniyle kusursuz bir güzellikti. Danteli andıran bir tarzda dizlerine kadar uzanan, cinsel bölgelerde sıklaşan, kalan kısımlarda ise oldukça şeffaf, dar, koyu mavi bir giysi giyiyordu.

Ryan istemsizce yutkundu ve bakışlarını zor da olsa kadından uzaklaştırarak ihtiyara çevirdi.

‘’Kurduğun cümle bir çeşit selam mıydı?’’

İhtiyar başıyla onayladı. ‘’Anlamı ‘Denizin sesini duy’ dur.’’

‘’Peki onun söylediği?’’

‘’Sessiz denizi duy.’’

‘’Ben ne demeliyim?’’

‘’Hiçbir şey,’’ dedi ihtiyar. ‘’Sadece bekle.’’

Sandal artık kıyıdaydı. İhtiyar doğruldu, üzerine eğreti duran bir çeviklikle sandaldan atladı. Su dizlerine kadar anca geliyordu. Eğildi, sağ elini denize daldırdı ve tekrar çıkardığında avcundaki duru deniz suyu güneşte sanki bir mücevhermiş gibi ışıldadı. İhtiyar suyu dökmemek için atılan özenli adımlar silsilesiyle kıyıya çıktı ve kızıl saçlı kadının karşısında durdu.

Kadın hafifçe tebessüm etti. ‘’Fuan,’’ dedi, parmaklarının sırtıyla ihtiyarın sakalını okşayarak.

Fuan, ihtiyarın ismi miydi? Ryan’ın ihtiyarın ismini öğrenme çabaları rıhtımda ve filoda sonuç vermemişti. İnsanlar adını bilmediği, ihtiyar sözünün kâfi olduğu ya da benzer mazeretlerle Ryan’ı kışkışlamıştı.

Deniz suyu Fuan’ın parmaklarından süzülerek kadının saçlarına döküldü. Su, ateş kızılı saçların arasında kendine garip bir seyir tuttururken tebessüm etti Fuan. ‘’İlisa,’’ dedi sonra. ‘’Lua im les siol, siol mila il lilia.’’

Kadın Ryan’a göz ucuyla baktı. ‘’Lilia il siol, liami e’ar ru il ru,’’ dedi deniz kadar sakin sesiyle.

Ryan’un ruhu kadının eşsiz sesinin altında erirken büyüyü ihtiyar bozdu. ‘’Gelebilirsin,’’ dedi eliyle işaret ederek.

Ryan tereddütle karışık sakar hareketlerle sandaldan atladı. Şimdi ne yapacaktı? Ne yapmalıydı? Bir an denize uzanıp avcuna su doldurmayı düşündü ama sonra vazgeçti. Suyu dalgalandırarak Fuan ve İlisa’nın yanına kadar gitti ve başını eğdi.

‘’Lilian’a hoş geldin,’’ dedi kadın.

‘’Siz,’’ dedi Ryan afallayarak. ‘’Dilimi konuşuyorsunuz.’’

Hem de kusursuz bir şekilde konuşuyordu. Ne bir şive ne de aksan belirtisi. Kelimeler kadının dudaklarının arasında rüzgârda savrulan yapraklar gibi kıvrılıyordu.

İhtiyar, Ryan’ın yanına sokuldu. ‘’Burada ayrılıyoruz,’’ dedi. ‘’Sandalı kıyıya çekmeliyim ve halletmem gereken işlerim var. Sonra seni bulurum.’’

Ryan itiraz etmeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Ne diyecekti ki? Başıyla onaylamakla yetindi. İhtiyar sandala doğru hareketlenirken ‘’İsmim İlisa Siais’ear,’’ dedi kızıl saçlı kadın. ‘’Benimle gel.’’

Aslında Ryan da ismini söylemek istemişti ama İlisa hiçte duymak istiyor gibi değildi. İlisa’nın peşine takıldı ve yürümeye başladılar.

Konuşmadan geçen dakikalarda tertemiz kumsalda oldukça garip ağaçların, ışıldayan kayaların ve sanki değersizlermiş gibi yerlere saçılmış incilerin yanından geçtiler. Sonra sahilde kumların üzerine uzanmış bir oğlan çocuğunu fark etti Ryan. Çocuk da tıpkı İlisa gibi alev kızılı saçlara, deniz mavisi gözlere ve altınsı bir tene sahipti. Belden üzeri çıplaktı, bel altında ise Ryan’ın ancak kısa bir pantolon benzetmesini yapabileceği dar, kıpırdandıkça güneşte ışıldayan, gece mavisi bir giysi giyiyordu. Ayakları çıplaktı ve İlisa’daki zarafetin bir benzeri çocukta da vardı; ama Ryan’ı görünce verdiği ani tepki üzerindeki tüm zarafeti alıp götürdü. Çocuk hayalet görmüş gibi yerinden zıpladı. ‘’Eim. Eim lenos. Semiol leul lenos,’’ diye haykırdı.

Ryan söylediklerini anlamasa da güzel şeyler olmadığı aşikârdı.

İlisa usulca oğlanın yanına gitti ve dizlerinin üzerine çökerek çocuğun yanaklarını avcunun içine aldı, ‘’Siol il lilia,’’ dedi, çocuğa öğüt verir gibi. Sonra Ryan’ı işaret etti. ‘’İl lilia ru il ru ear.’’

Çocuğun yüzündeki dehşet ifadesi solar gibi oldu. Sonra ihtiyatlı adımlar silsilesiyle Ryan’a doğru hareketlendi. Vahşi bir hayvana yaklaşır gibiydi. İlisa, Ryan’a ‘’Diz çök,’’ dedi usulca.

Ryan sakince iki dizinin üzerine çöktü ve bekledi. Çocuk iyice Ryan’a sokuldu ve Ryan’ın tam karşısında durdu. Ryan’la göz göze geldiğinde yüzünde korkudan çok merak vardı. Minik elini Ryan’ın saçlarına götürdü, okşadı. Sonra İlisa’ya döndü. ‘’Jillis ois sim, mil lilia?’’ dedi, çocuğun bakışından bunun bir soru olduğunu düşündü Ryan.

İlisa yüzüne bir tebessüm kondurdu ve başıyla onayladı. Çocuk tekrar Ryan’a döndüğünde gülümsüyordu. Ryan’da yüzüne bir gülümseme oturttu. Çocuk birkaç adım geri geri yürüdükten sonra koşarak uzaklaştı.

‘’Nereye gitti?’’ diye sordu Ryan.

İlisa omuz silkti. ‘’Muhtemelen gördüğü ilginç şeyden arkadaşlarına bahsedecektir,’’ dedi.

Tekrar yola koyuldular.  Ryan, İlisa’ya tereddütlü bir ses tonuyla ‘’Sen beni gördüğünde herhangi bir tepki vermedin,’’ dedi. Bu sorunun cevabı aşikârdı ama İlisa çok konuşkan bir tip değildi ve bu durum her geçen dakika daha da kasvetli bir hal alıyordu.

İlisa, ‘’Irkınızı biliyorum,’’ diye yanıtladı sakince. ‘’Çoğumuz biliriz. Fuan her sene ziyaretimize gelir ve bize medeniyetinize ait hikâyeler ve eşyalar getirir. Nadiren de yanında başka bir insanla gelir. Ama onlar çok durmazlar. Ya kralımız tarafından reddedilir ya da kendi istekleriyle adadan ayrılırlar. Sadece Fuan…’’

Cümlesini tamamlamadı İlisa. Bir müddet sessiz sedasız yürüdüler. ‘’Siz karanın çocuklarısınız,’’ dedi bir süre sonra. ‘’Deniz size göre değil.’’

Havada yosun ve ağaç kokusu vardı. Gökyüzünde bulutlar hareketlenmeye başlamış, sıcak hava yerini kesik kesik esen rüzgârlara bırakmıştı.

‘’Anlıyorum,’’ diye yanıtladı Ryan. ‘’Fuan’a ulaşmak ve ikna etmek kolay olmadı. İnsanlar ona ismiyle hitap etmiyor. Aslında isminin olmadığını söylüyorlar.’’

‘’İsmi karaya ait değil,’’ dedi İlisa bu normalmiş gibi. ‘’Eski ismini burada bıraktı ve kralımız ona yeni bir isim bahşetti.’’

‘Yeni bir isim bahşetmek,’ onu aralarına kabul etmek miydi? Yani bu kendisinin de kabul edilebileceği anlamına gelirdi. Değil mi? Ryan emin olamadı. Lilianlılar tarafından reddedilecek olursa nereye gidecekti? Ne yapacaktı? Umut etmekten başka çaresi yoktu.

Ryan her ne kadar Fuan isminin anlamını merak etse de böyle bir soruyu İlisa’ya yöneltmeye yeltenmedi.

Adanın yüksek tepelerine doğru bir seyir izlediler. Tepelere doğru ilerledikçe insanlar sıklaştı. Lilianlılar, Ryan’ı mavi gözleriyle süzseler de hiç kimse sahildeki çocuğun verdiği tepkiyi vermedi. Garip bir şekilde karşılarına çıkan her Lilianlı, kızıl saçlı, mavi gözlü ve altın tenliydi. Ryan’a göre hepsi de neredeyse birbirinin aynı gibiydi. İlisa yolda gördüğü her insana bir şeyler söylüyordu. Ama Ryan’a herhangi bir açıklama yapmadı.

Geniş yapraklı zümrüt yeşili ağaçların, devasa bir yaratığın ağzını andıran mağaraların ve geriden bakıldığında sıradan ağaçlardan hiçbir farkı olmayan kulübelerin yanından geçtiler.

İlisa eliyle bu kulübelerden birini işaret etti. ‘’İşte,’’ dedi. ‘’Benim evim.’’

Kulübeler geriden güzel görünebilirdi ama bu kadar yakındayken kesinlikle çok daha hoştu. Bu kulübe aslen bir ağaçtı. Ama nasıl? Ağaç oyularak mı yapılmıştı? Her hangi bir oyulma belirtisi yoktu. Ryan sorularını kendine saklayarak İlisa’yı izledi.

Kulübenin kendini oluşturan ağacının dışında girişine de geniş yapraklı bir ağaç dikilmişti ve bu ağaç kapı vazifesi görüyordu. İlisa birkaç geniş yaprağı aralayarak girişi gözler önüne serdi. Bu sayede kulübeye girdiler. Ryan kulübeye adım attığı anda ayağı neredeyse bir parmak kalınlığında yumuşak bir tüy tabakasına bastı. Bu tüyler(ya da her ne iseler) sadece girişle sınırlı değildi ve tüm kulübeyi bir halı gibi sarıyordu. İçerisi ise loş bir aydınlığa sahipti ancak kulübenin penceresi yoktu. Ryan hayretle odadaki ışık kaynağını aradı fakat bu arayış beyhude gibiydi. Odanın tam merkezinde şömine sayılabilecek geniş bir ateş çukuru vardı ama şu an yanmıyordu. Ayrıca yandığı zaman dumanının nereye gidiyor olduğu konusu da kafa karıştırıcı bir diğer unsurdu.

Ryan hayretle etrafa bakınmayı sürdürdü. Kulübenin dairesel duvarları kahverengi, yapraksız sarmaşıklarla kaplıydı ve Ryan sağ elini sarmaşıklı duvarda gezdirerek odayı adımlamaya başladığında sarmaşıklardan biri hareket etti. Ryan tiz bir çığlıkla kendini geriye attı.

İlisa’dan bir kıkırdama sesi yükseldi. ‘’Sadece bir bitki,’’ dedi. ‘’Korkmana gerek yok.’’

‘’Geldiğim yerde bitkiler hareket etmezler,’’ dedi Ryan, korkulu gözlerle İlisa’yı süzerek.

‘’Lilian’da da nadirdirler,’’ dedi İlisa. ‘’Biraz önce dokunduğun haricinde birkaç tür daha var.’’

Ryan sarmaşığa tereddütle uzandı ve bir daha dokundu. Sarmaşıklar hızla aralandı ve ardındaki küçük bir odayı gözler önüne serdi.

Odada kuş yuvasını andıran bir yatak vardı. Çevresi yine sarmaşıklarla sarılmış dairesel yatağın içi odanın zeminindeki tüylerin aynılarıyla doluydu.

‘’Orada uyuyabilirsin,’’ dedi İlisa. ‘’Akşam Fuan’ın gelişi ve seni tanımak için bir kutlama yapılacak. Biraz dinlen, yorgun görünüyorsun.’’

Bu doğruydu. Dört günlük deniz yolculuğunun ardından bir de sandalla yolculuk etmişti. Üstüne adadaki yürüyüş Ryan’ın tüm vücudunun sızlaması için yeterliydi.

İlisa kapıya doğru ilerledi, kirişten sarkan ağaç dallarından birine uzandı ve bir yaprak kopardı. Ardından Ryan’ın yanına geri döndü. ‘’Çiğne bunu,’’ dedi yaprağı Ryan’a doğru uzatarak. Rahat bir uyku uyumana yardımcı olacak.’’

İlisa hızlı adımlarla odadan çıkarken zemindeki birkaç tüyü havalandırdı. Ryan ise ağzında yaprağın sebep olduğu garip bir ekşilikle yatağa uzandı ve kendini tüm bunların gerçek olup olmadığını düşünürken buldu.

*     *

Ryan, Hisis’in müzik aletinden çıkan büyüleyici ezgilerle mest olmuş bir vaziyette bir kütüğün üstünde oturuyordu. İçerisinde Lilianlılara getirdiği hediyelerin olduğu hasır çuvalı iki eliyle sıkıca tutmuş, bunca kalabalığa rağmen kendini yalnız hissediyordu. Sebebi yabancılığıydı, değil mi? Hayır, asıl sebep kıskançlığıydı. Asıl sebep korkmasıydı. Asıl sebep kabul edilmeyeceğinden emin olmasıydı.

Onlar kusursuzdu. Ryan ise ne olduğundan, kim olduğundan bile emin değildi. Saçma bir çocuk masalına kulak verip umutlanmış, o masalı dinlerken bir çocuktan bile daha fazla heyecanlanmıştı. Şimdi ise bundan utanıyordu. Ne düşünmüştü ki? Babasının katlettiği ailesinden arda kalan bir çocukluğun karşılığında Lilian ona yeni bir yuva mı olacaktı? Gerçek bir yuva, aile? Onu bir anda kabul edip sarmalayacaklar mıydı? Aptal.

Ama o rüyalar…

Rüyalar, aptalca rüyalar… Ryan’ın ağlayarak geçen gündüzleri yetmezmiş gibi, gecelerine musallat olan, ardı arkası kesilmeyen kâbuslardan sonra gelmişti rüyalar; yıllar sonra.

Hisis’in ahenkli müziği uzun bir notayla son bulurken Ryan omzunda bir el hissetti. İvediyle dönerek yanı başında duran genç adamı baştan aşağı süzdü. Sonra ağlıyor olduğunu fark edip hızla gözlerini ovuşturdu.

‘’Gözyaşlarını saklamamalısın,’’ dedi oğlan. ‘’Irkınız onların değerini bilmiyor.’’

‘’Üzgünüm,’’ dedi Ryan. Sizi rahatsız ettiysem…’’

‘’Ben, Ollia Re’İllis,’’ diye kendini tanıttı Ollia. Kralımız birazdan aramızda olur. O gelene dek seni tanımak istiyoruz.

‘’Kralı beklememiz gerekmez mi?’’

‘’Neden bekleyelim ki? Vaktinde gelebilirdi,’’ dedi Ollia. Sonra ayağa kalktı. Üzerinde siyah boydan bir cübbe vardı ve kızıl saçı gecenin karanlığında göz alıcıydı. Bir elini kaldırarak dikkat çekti ve dairesel bir biçimde Ryan’ın etrafındaki kütüklerde oturan bir düzine Lilianlıya seslendi. ‘’Or isea leuro al. Em rua aise mi uaro. Vaiqa ihmu isea il lilia.’’

Fuan yavaş adımlarla Ryan’ın yanına gelip boşta olan kütüğe yerleşirken ‘’Ne söylüyor,’’ diye sordu Ryan.

‘’Kısaca, onlara getirdiğin hediyeleri görmek istiyorlar ve bir de şarkı,’’ dedi Fuan, Ryan’a babacan bir tavırla.

Genç bir adam ‘’Klsem er rosac re, il muil,’’ dedi. Lilialılardan Ryan’ın onaylama olarak anladığı birtakım sesler yükseldi.

‘’Önce bir şarkı,’’ diyerek tercüme etti Fuan. ‘’Umarım sesin güzeldir,’’ derken sırıtıyordu.

‘’Nasıl bir şarkı söylemeliyim?’’

Fuan omuz silkti. Sonra cübbesinden bir ney çıkardı. ‘’Müziği dert etme,’’ dedi. Sen başla ben sana ayak uydururum.

Ryan etrafına göz gezdirdi. Lilianlılar dairesel bir tabloya resmedilmiş gibiydiler. Etrafına dizilmiş, yüzlerine itinayla kondurdukları bir beklentiyle Ryan’ı izliyorlardı.

Ryan’ın yüreği ise görünmeyen bir el tarafından sıkılıyormuş gibiydi. İçi titredi, gözleri karardı. Bu apaçık bir sınavdı ama ne söyleyebilirdi ki? Dillerinin her bir cümlesi neredeyse bir şarkı olan bir halkı nasıl bir şarkıyla etkileyebilirdi?

Ryan içine çektiği deniz, ağaç ve kum kokusunun genzini yakarak bedeninde gezinmesine müsaade etti. Sonra İlisa’ya baktı. İlisa Ryan’ın adada tanıdığı tek Liliyanlıydı. En azından tanımak kavramına az da olsa uyan tek kişiydi.

İlisa, deniz mavisi gözleriyle Ryan’ın tam karşısındaki kütükte oturuyordu. Yüzündeki ifade söyle, diyordu. Sadece söyle. O zaman Ryan anladı ki söyleyeceği şarkının bir önemi yoktu. Onlar Lilianlılardı. Şarkı onlar için hayattı. Şarkı onlar için iletişimdi.

Kütüğünde biraz kıpırdanıp kaykıldıktan ve seyircilerine küçük bir tebessüm gönderdikten sonra şarkısına başladı Ryan.

Gün be gün kararır,

Gariptir, bakışlar.

Bir garip…

Anaları ölen çocuklara anlatılır yalanlar, masallar.

Minik yürekleri daha da kararır.

Bakışlarsa gariptir,

Bir garip bakışlar.

Bir münzevinin sırıtan çehresinin altında yatan,

Kapkara, duygusuz bakışlar.

Şarkıyla bir çiftmiş gibi uyumlu seyreden ney kulaklara son defa fısıldarken, Ryan şarkısının kendi kulağına geldiği kadar güzel olmasını umdu. Çevresini saran bir düzine Lilianlı ise birbirlerine bakıyor ve kendi dillerinde mırıldanıyordu.

Hemen sonrasında Lilianlıların arkasında bir çocuk belirdi. ‘’İm pose is te uqes. İl lilia ol liami,’’ dedi çocuk.

‘’Bu kral,’’ diye fısıldadı, Fuan.

Ama o sadece çocuk demek istedi Ryan; ancak dilini tuttu. ‘’Ne yapmalıyım,’’ dedi onun yerine.

‘’Bekle,’’ dedi Fuan yine fısıldayarak.

Kral Lilianlıların arasından sıyrılarak Ryan’ın karşısına kadar geldi. En fazla on iki yaşlarında olmalıydı. Üzerinde diğer Liliyanlıların giydiklerine benzer sade siyah bir cübbe vardı. Cübbenin kukuletasını başına çekmişti ve yüzü gölgede kalıyordu.

‘’Diz çök,’’ diye fısıldadı Fuan. Ryan’a o kadar yaklaşmıştı ki neredeyse sakalları yüzüne dokunacaktı.

Ryan kütüğünden yavaşça kalktı, elindeki hasır çuvalı yere bıraktı ve diz çöktü. Diğer Lilianlılar ise ayağa kalkmışlardı. Ryan’ın etrafında bir düzine Lilianlı, karşısında kral, yanı başındaysa Fuan vardı. Etraf karanlık sayılabilecek kadar loştu ve bir o kadar da sessizdi.

‘’İm rosaq lassih re Klsem,’’ dedi kral.

‘’Şimdi bir şarkı dinleyeceğiz,’’ diye fısıldadı Fuan. ‘’Kralın kendisinden bir şarkı.’’

Kral şarkısına hoş bir tenorla giriş yaptı. Hisis’in enstrümanından çıkan notalar da ona mükemmel bir şekilde eşlik ediyordu. Notalar saniyeler içerisinde müziğe dönüştü ve kralın şarkısıyla o kadar uyumlu hale geldi ki neredeyse kayboldu. Artık yalnızca şarkı vardı. Kralın ahenkli ve yükselip alçalan sesiyle kusursuzca inşa edilen bir köprü gibiydi şarkı.

El diomas samoid mir

Mir el oid eas ruur.

Ruur samios rais en niar

Niar en ruur samios siar.

Siar ean sim.

Sim…

Rahi’a siamol se muâna

Rahi es vaqaum vel muâna

Rahi muaqav râ,

İm ra’e maqv in muâna

Muâna, e’ar muâna.

Kral şarkısını bitirdiğinde Ryan kederinden titriyordu. Zihni paramparça olmuş, azabı geri dönmüştü. Şarkının içerisinde yıllar önce solan kâbusları yeniden yeşermiş ve onu boğmak istercesine boğazına takılmıştı. Şarkının ne anlattığını bilmiyordu, hatta tek bir kelimesinden bile emin değildi; ancak bu şarkı onu yine geçmişe götürmüş ve tüm kederini sırtına yüklemişti. Ryan’ın gözlerinden akan yaşlar kumları ıslatırken ‘’Anlat,’’ diye fısıldadı Fuan. ‘’Başını kaldır ve onlara şarkıda ne gördüğünü anlat.’’

Ryan etrafındaki karanlık havayı içine çekti ve başını kaldırdı. Hala dizlerinin üzerindeydi. Gözyaşları arsızca yanaklarından kayarken, ‘’Şarkının içinde anılarımı gördüm,’’ dedi Ryan titrek bir sesle. Kelimelerine hıçkırıkları eşlik ediyordu. ‘’Alev alan ve çatırdayan tahtaları gördüm. Alevler kız kardeşim ve annemin bedenini sararken tutuşan saçları gördüm. Annemin çığlıklarını, kardeşimin kora dönüşmüş bir tahta parçasını tutma çabalarını gördüm.’’ Her cümleyi Fuan neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla Lilianlılara aktarıyordu.

‘’Sonra babamın Ryan, diye seslenişini duydum,’’ diye devam etti Ryan. ‘’Sesi gerilerden geliyordu. ‘Korkma oğlum, buraya gel.’’’

‘’Pusla kaplı odanın girişinde, yavaş yavaş tutuşmaya başlayan kapının yanında duran, kollarını açmış bir vaziyette beni çağıran babamı gördüm. Bakışlarımı annem ve kız kardeşimin azabından uzaklaştırarak babamın yanına koştum. Babam beni kucağına aldı, başımı yanağına yasladı. Sıkıca babama tutundum. Babamın gözünden akan yaşlar yanağımı ıslatıyordu. ‘’

‘’Babamın, kız kardeşim ve annemin acı dolu çığlıkları kulaklarımı tırmalarken beni evden çıkarttığını gördüm. Yavaş adımlarla patikada ilerledi. Adımlarının arasında kulağıma korkma, diye fısıldıyordu. İlerlediğimiz yolu çok iyi biliyordum. Balık avlamak için denize giderdik bu yoldan.’’

‘’Babamın bir uçurum kıyısında durduğunu gördüm. Uçurumun altındaki denizi göremiyordum ama kayalara çarpan sesini duyabiliyordum. Babamın beni kucağında doğrulttuğunu gördüm. Artık yüz yüzeydik. Gözlerimin içine baktı, beni affet, dedi ve yüzümün her zerresini öpücüklere boğarken şiddetli hıçkırıkları beni sarstı. Bense şok olmuştum. Ne ağlıyor ne yalvarıyordum.’’

‘’Babamın beni tekrar kucağına yerleştirdiğini gördüm. Yanağıma son bir öpücük kondurdu. Ardından uçurumdan aşağıya atladı.’’

‘’Buz gibi deniziniz bedenimi sardığını gördüm. Artık babam yoktu, ailem yoktu, sadece deniz ve ben vardık. Deniz beni demir kadar soğuk teniyle sarmaladı. Bedenimin titremesi dişlerime kadar ilerledi ve ağzıma dolan suyla nefes alamaz oldum.’’

‘’Suyun içerisinde gerçekleştirdiğim beyhude nefes alma çabalarım, çırpınışlarım beni daha da aşağılara çekti. Artık karanlık gökyüzünü bile göremiyordum.’’

Ryan devam etmedi. Kralın önünde iki dizinin üzerine çökmüş vaziyette sadece ağlıyordu. ‘’Sonra,’’ diye fısıldadı Fuan.

‘’Nasıl hayatta kaldığımı bilmiyorum,’’ dedi Ryan. ‘’Ama birkaç hafta sonra uyandığımda yabancı bir yataktaydım. Deniz beni hayatta tutmuştu. Ölmemem imkânsızdı ama ölmemiştim. İşte bu yüzden…’’ dedi Ryan yutkunarak. ‘’…bu yüzden size yalvarıyorum. Siz denizin çocuklarısınız. Ben de bir bakıma öyleyim. Beni aranıza almanız için yalvarıyorum.’’

Kral kukuletasının altına gizlenmiş yuvarlak yüzünü ortaya çıkardı. ‘’Eh rosaq re muil, eh er rosaq muil, ra’s rosaq muil il voqia,’’ dedi deniz kadar berrak sesiyle.

‘’Bir şarkı söylendi, bir şarkı dinlendi ve bir de hikâye anlatıldı,’’ diye fısıldadı Fuan.

‘’Muâna im roa saaqe. Raqqum ir roasim vool’’ diye devam etti kral.

İhtiyar, Ryan’ın kulağına kadar eğildi. İhtiyarın sıcak nefesi Ryan’ın kulağında uğulduyordu. ‘’Ey uluların ulusu!’’ diye fısıldadı ihtiyar. ‘’Bu kurbanı kabul et.’’

Ryan, Fuan’ın ne demek istediğini anlayamadı. Çocuk kral cübbesinin altından beyaz kabzalı ince bir kılıç çıkardı. Kılıç üzerine vuran bir tutam ay ışığıyla ışıldadı. Sonra kılıç, çocuk kralın zarif bir el hareketiyle geniş bir kavis çizdi ve Ryan’ın boynunda kendisi kadar ince bir çizik bıraktı.

Ryan hızla boynunu tuttu. Boğazından akan sıcak kan bileklerinden aşağıya, kollarına süzülüyordu. Ryan’ın etrafındaki Lilianlılar ise yeni bir şarkıya başlamışlardı. Bu şarkı bir öncekinden çok daha tutkuluydu.

Yerde kendi kanıyla boğulurken acıyla kıvranan Ryan’ın aklında ise tek bir düşünce vardı. Onlar çok güzeldiler. Nasıl cani olabilirler?

-SON-

Illustrator: Phu Thieu

Reklamlar